Партнерка на США и Канаду по недвижимости, выплаты в крипто

  • 30% recurring commission
  • Выплаты в USDT
  • Вывод каждую неделю
  • Комиссия до 5 лет за каждого referral

Çul: 1. Genellikle kıldan yapılan kaba dokuma. 2. Yünden veya kıldan yapılma hayvan örtüsü.

Çürük: 1. Çürümüş olan. 2. Sağlam ve dayanıklı olmayan. 3. Sağlam bir temele ve kanıtlara dayanmayan.

-D-

Dayatmak: 1. Kendi isteğini yaptırmak için direnmek. 2. Başkalarının isteğine karşı koymak.

Dehliz: Üstü kapalı, dar ve uzun geçit, koridor.

Dehşet: 1. Tehlike veya korkunç bir şey karşısında duyulan ürküntü. 2. Olağanüstü.

Düğüm: 1. İplik, ip, halat gibi bükülebilir şeyleri kıvırıp kendi üzerine veya birbirine dolayarak yapılan boğum. 2. Anlaşılmayan, çözülemeyen karışık durum.

-E-

Eğirmek: Yün, pamuk gibi şeyleri, iğ ile büküp iplik durumuna getirmek.

Ehlileştirmek: Evcilleştirmek

-F-

Fare: Sıçangillerden, küçük vücutlu, kemirgen memeli hayvan.

Felâket: 1. Büyük zarar üzüntü ve sıkıntılara yol açan olay ve durum, yıkım, belâ. 2. Çok kötü.

Ferah: 1. Bol, geniş. 2. Havadar, aydınlık, iç açıcı. 3. Sıkıntısız, tasasız, sevinçli olma durumu, iç rahatlığı, gönül rahatlığı.

НЕ нашли? Не то? Что вы ищете?

Fersiz: Donuk, cansız (göz, ışık).

Feryat: Haykırış, çığlık.

-G-

Gam: Tasa, kaygı, üzüntü.

Göbek: 1. Orta yer. 2.İnsan ve memeli hayvanlarda göbek bağının düşmesinden sonra karnın ortasında bulunan çukurluk. 3. Yağ bağlamış şişman karın. 4. Kuşak, nesil.

Göğüs: 1. Vücudun boyunla karın arasında bulunan ve yürek, akciğer gibi organları içine alan bölümü, sine. 2. Bu vücut bölümünün ön tarafı.

Gevşemek: 1. Çözülmek. 2. Sertlik ve gerginliği bozulmak. 3. Yumuşamak, yatışmak, sakinleşmek. 4. İşi yavaşlatmak.

Gür: 1. Sık, verimli, bol. 2. Bol ve güçlü olarak çıkan veya fışkıran.

Güvercin: Güvercingillerden hızlı ve uzun zaman uçabilen kısa vücutlu, sık tüylü kuş.

-H-

Hafakan: Sıkıntı, çarpıntı, sıkıntıdan bunalmak.

Hakim: 1. Yargıç. 2. Başta gelen, başta olan, baskın çıkan.

Hamle: 1. İleri atılmış, atılım. 2. Saldırış. 3. Satrançta ve damada taş sürme.

Harikulâde: Eşi görülmemiş, şaşkınlık verici, olağanüstü. 2. Çok güzel.

Haydut: 1. Silahlı soygun yapan kimse, eşkiya, şaki. 2. Yaramaz, sevimli çocuk.

Haykırmak: 1. Telâş, şikâyet vb. sebeplerle yüksek sesle bağırmak. 2. Çağırmak, seslenmek. 3. Çok belirgin olarak görünmek.

Hazinedar: Bir hazineyi bekleyen, yöneten kimse.

Hazret: 1. Kutsal, büyük sayılan kimselerin adlarının başına getirilen ünvan. 2. Bir seslenme sözü. 3. Adı söz edilmeyen bir kimseden söz edilirken kullanılır.

Hariciye: Dış işleri.

Hırka: 1. Önden açık, kollu, genellikle yünden üst giysisi. 2. Daha çok soğuktan korunmak için giyilen giysi. 3. Dervişlerin giydikleri üst giysisi.

Homurdanmak: 1. Öfke, kızgınlık, can sıkıntısıyla anlaşılmaz sesler çıkarmak. 2. Alışılmışın dışında, bozuksesler çıkarmak.

-I-

Irz: 1. Bir kimsenin, başkaları tarafından dokunulmaması ve saygı gösterilmesi gereken ifetti. 2. Namus.

-İ-

İftihar: Övünme, kıvanç, övünç.

İkram: 1. Konuğu ağırlama. 2. Bir şeyi armağan olarak sunma. 3. Alış verişte satıcının alıcıya yaptığı indirim. 4. Sunulan şey.

İstikamet: Doğrultu, yön.

İtibar: 1. Saygı gösterme, değerli, güvenilir olma durumu, saygınlık, prestij. 2. Borç ödemede güvenilir olma durumu, kredi.

İtimat: Güven, güvenç.

İtfaiye: Yangın söndürme kuruluşu.

-K-

Kafile: 1. Birlikte yolculuk eden topluluk. 2. Aynı yönde giden yolcu veya taşıt topluluğu. 3. Sıra ile gönderilen şeylerin her bir bölüğü.

Kalabalık: 1. Çok sayıda insanın bulunduğu topluluk. 2. Gereksiz, karışık, şeyler topluluğu. 3. Sayıca çok.

Kandil: İçinde sıvı bir yağ ve fitil bulunan kaptan oluşmuş aydınlatma aracı.

Kambur: 1. Bel kemiğinin, göğüs kemiğinin eğrilmesi veya raşitizm sonucu sırtta ve göğüste oluşan tümsek. 2. Bazı hayvanların sırtındaki çıkıntı. 3. Kamburu olan kimse. 4. Sıkıntı, dert, yük.

Kanepe: Birkaç kişinin oturabileceği genişlikteki koltuk.

Karakol: 1. Güvenliği ve huzuru sağlamakla görevli kimselerin bulunduğu bina. 2. Huzuru ve güvenliği sağlamakla görevli hükûmete bağlı kuvvet, kol, devriye.

Karıncalanma: 1. Vücudun bir yerindeki uyuşukluktan sonra, kan dolaşımının başlamasıyla o yerde karıncalar dolaşıyormuş izlenimi uyanması. 2. Bir yere, bir şey üzerine karıncaların üşüşmesi.

Kavuk: Sarık sarılan başlık. 2. İçi boş şey.

Keder: Üzüntü, dert, acı.

Kelepir: 1. Değerinden çok aşağı fiyatla alınan veya alınabilecek olan (şey). 2. Kolayca elde edilebilen.

Kemirmek: 1. Sert bir şeyi dişleriyle azar azar koparmak. 2. Aşındırmak, yemek. 3. Bir şeyin içine işleyerek onu harap etmek.

Kırbaç: Tek parça deri veya uzun, esnek bir değneğin ucuna sırım bağlanarak yapılmış vurma aracı.

Kocalık: 1. Bir kadına eş olma durumu. 2. Yaşı ilerlemiş olma durumu.

Konaklamak: Yolculuk sırasında bir yerde kalıp geceyi geçirmek.

Kul: 1. Allah’a göre insan. 2. Köle.

Kumral: 1. (Saç, bıyık, sakal için) koyu sarı veya açık kestane rengi. 2. Bu renkte olan (kimse veya şey).

Kusmak: 1. Midesinin içindekileri ağız yolu ile dışarı atmak. 2. Reddetmek. 3. Birikmiş öfkesini söylemek.

Kuşak: 1. Bele sarılan uzun ve enli kumaş. 2. Sağlamlığını arttırmak için bir şeyin çevresine geçirilen ağaçtan veya metalden bağ. 3. Nesil, göbek.

Kuruntu: 1. Yanlış veya yersiz düşünce. 2. Bir konuyla ilgili kötü ihtimalleri akla getirip tasalanmak, evham, vesvese. 3. Olmayacak bir şeyin olacağını sanma.

Kuruş: Liranın yüzde biri değerinde Türk parası.

Külhan beyi: Kendilerine özgü giyinişi ve konuşma biçimleri olan, argo kullanan başıboş, haylaz delikanlı, kabadayı, serseri, hayta.

Küme: 1. Tümsek biçimindeki yığın. 2. Birçok canlının veya nesnenin oluşturduğu topluluk.

Kin: Düşmanlık beslemek.

-L-

Lezzet: 1. Ağız yoluyla alınan tat. 2. Herhangi bir şey karşısında duyulan zevk, haz.

Lüks: 1. Gösterişli, şatafatlı. 2. Giyimde, eşyada, harcamada aşırı gitme, gösteriş.

-M-

Mahmuz: 1. Çizmenin veya potinin arkasına takılan ve binek hayvanlarını dürtüp hayvanları hızlandırmaya yarayan demir ve çelik parça. 2. Tavukgillerde ve bazı kuşların ayakları ardında bulunan boynuz yapısındaki sivri uzantı.

Mahmuzlamak: Mahmuzla dürtmek.

Maliyet: Bir mal elde edilinceye kadar harcanan değerlerin toplamı.

Mahkûm: 1. Zorunda olan, mecbur. 2. Hükûm giymiş.

Malûm: 1. Bilinen, belli. 2. Bilinen konu. 3. Evet, belli, biliniyor, kuşkusuz.

Manken: 1. Terzilerin, giysi denemek, sergilemek için kullandıkları insan vücudu biçimindeki tahta, plastik vb. kalıp. 2. Genellikle moda evlerinde giysileri alıcılara göstermek işiyle görevli kimse, model.

Matem: Yas.

Mazlum: 1. Kendisine zulmedilen. 2. Sessiz ve uysal, boynu bükük.

Mefkûre: Ülkü, ideal.

Mecmua: Dergi.

Mecalsiz: Güçsüz, takatsız, dermansız.

Meleke: 1. Yetenek. 2. Tekrarlanma sonucu kazanılan yatkınlık, alışkanlık.

Merhem: 1. İçinde birçok etkili madde bulunan, yumuşak ve koyu kıvamda yağlı veya yağsız ilâç. 2. Çare.

Mert: 1. Sözünün eri, güvenilir (kimse). 2. Yiğit.

Minnacık: Küçücük, ufacık.

Mukavemet: Dayanma, karşı durma, karşı koyma, direnme, direnç, dayanırlılık.

Muzip: Şaka yapmaktan hoşlanan, takılgan.

Mübarek: 1. Kutlu uğurlu. 2. Verimli bereketli. 3. Çok saygı duyulan.

Müddet: Süre.

Münasebetsiz: 1. Saygısız, uygun olmayan, yakışıksız. 2. Ters, aksi, ilgisi bulunmayan, alâkasız.

-N-

Nam: 1. Ün, şöhret. 2. Ad.

Neden: 1. Sebep. 2. Bir olayı doğuran, başka bir olayı sormak için kullanılır. 3. Bir olayı veya durumu gerektiren doğuran başka olay, durum.

Nefer: Asker.

Nefis: 1. Pek hoş, istek uyandıran, çok güzel. 2. Öz varlık kişilik. 3. Arzu, istek.

Nihayetsiz: Sonsuz, sonu gelmez.

Nütke: 1. İnce anlamlı, düşündürücü ve şakalı söz. 2. Espiri.

-O-

Otlak: Hayvan otlatılan yer, yayla, mera, salmalık.

Ovmak: 1. Bir şeyin üzerine eli bastırarak gezdirmek. 2. Bir temizleyiciyle bir yeri veya bir şeyi kuvvetle sürterek temizlemek.

Oyalanmak: Boşuna zaman harcamak, vakit geçirmek. 2. Kendi kendini oyalamak.

-P-

Pabuç: Ayakkabı.

Papağan: 1. papağangillerden olan kuşlara verilen ad. 2. Duyduklarını düşünmeden ezberleyen, tekrarlayan kimse.

Paraşol: Tek atla çekilen, üzeri kapalı, yanları açık bir tür araba.

Paylaşmak: 1. Aralarında bölüşmek, pay etmek, üleşmek. 2. Katılmak.

Pedagoji: Eğitim bilimi, eğitim anlayışı.

Pejmürde: 1. Dağınık, perişan. 2. Eski püskü, yırtık.

Pervasızlık: Çekinmezlik, sıkılmazlık, korkusuzluk.

Peyke: Genellikle eskiden kahvelerde ve evlerde bulunan duvara bitişik tahta sedir.

Psikoloji: 1. Ruh bilimi. 2. Düşünme, duygulanma biçimlerinin bütünü.

-R-

Rahle: Üzerinde kitap okunan, yazı yazılan, bazıları küçük açılabilen masa.

Ruh: 1. Varlıkları (canlı varlıkları) canlı tutan, canlandırıcı etki, varlık. 2. Canlılık duygusu. 3. Bedeni etkin kılan canlılık ilkesi, bedenin hayat gücü.

-S-

Saadet: Mutluluk.

Saffet: Temizlik, arılık.

Sanduka: Mezarın üzerine yerleştirilmiş, tahta veya mermer sandık.

Sanmak: Bir şeyin olabileceğine inanmak, zannetmek.

Sarhoş: 1. Alkollü içki veya keyif verici bir madde sebebiyle kendini bilemeyecek durumda olan kimse. 2. Hoşa giden bir etki ile kendinden geçmiş olan.

Savurmak: 1. Dağılmak, saçılmak. 2. Bir tarafa atılma durumu.

Sarnıç: Yağmur suyu biriktirmeye yarayan, yer altı su deposu.

Seccade: Bir kişinin üzerinde namaz kılabileceği büyüklükte, halı veya kumaştan yaygı, namazlık.

Serin: 1. Az soğuk, ılık ile soğuk arası. 2. Hoşa giden, hafif bir soğukluk veren şey.

Sihir: Büyü.

Sille: Açık elin iç yüzüyle vurulan tokat.

Sincap: Ağaçlarda yaşayan, daha çok yemişle beslenen, çok tüylü uzun kuyruklu, ince gövdeli küçük bir hayvan.

Sopa: 1. Kalın değnek. 2. Sopa ile yapılan vuruş. 3. Dayak, kötek.

Sohbet: Dostça, arkadaşça konuşarak hoş bir vakit geçirme, söyleşi, yarenlik.

Sunmak: Bir kişiye bir şeyi vermek, göndermek, takdim etmek, yollamak.

Surat: Yüz, çehre.

-Ş-

Şaşırmak: 1. Bir işin içinden çıkamaz duruma gelmek. 2. Doğru ve gerçek olanı ayırt edemeyecek duruma gelmek. 3. Ne yapacağını kestirememek, hayret etmek.

Şımarık: 1. Şımarmış, şımartılmış. 2. Kendisine verilen değerden, gösterilen sevgi ve saygıdan dolayı yersiz, aşırı davranışlarda bulunan.

Şirket: Ortaklık.

Şuur: Bilinç.

-T-

Tas: Genellikle içine sulu şeyler konulan, metalden, vb. den yapılmış kap.

Tasa: Üzüntülü düşünce durumu, kaygı.

Tazminat: Zarar karşılığı ödenen para.

Tedirgin: Rahatı, huzuru kaçmış.

Teferruat: Ayrıntılar.

Tenha: 1. İçinde alışılandan az insan bulunan, kalabalık olmayan, ıssız. 2. Yalnız. Tek.

Telkin: Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama.

Teorem: Kanıtlanabilen bilimsel önerme.

Terki: 1. Eğerin arka bölümü. 2. Binek hayvanlarının sağrısı.

Tiksinmek: Bir şeyi, bir kimseyi, bir düşünceyi vb. yi kötü, iğrenç veya aşağılık bularak, ondan uzak durma duygusuna kapılma, nefret etmek.

Titiz: 1. Çok dikkat ve özenle davranan veya öyle davranılmasını isteyen, memnun edilmesi güç. 2. Temizliğe aşırı düşkün olan. 3. Huysuz, öfkeli.

Tulumba: Sıvıları alçak yerden çekmeye veya yüksek yerlere çıkarmaya yarayan araç.

Turna: 1. Turnagillerden Avrupa ve Kuzey Afrika’da toplu olarak yaşayan, göçebe, iri bir kuş. 2. Tatlı sularda yaşayan yırtıcı bir balık.

Tuhaf: 1. Şaşılacak, garip. 2. Alışılmamış, yabancı.

Tutku: 1. Güçlü, istek ve eğilimin yöneldiği amaç. 2. İrade ve yargıları aşan güçlü bir coşku, ihtiras.

Tutuklama: 1. Tutuklamak işi, tevkif. 2. Kanun yolu ile hürriyetini kısıtlama, bir yere kapatma.

Tortu: 1. Bir çökelme sonunda bir sıvının dibinde çöken katı madde, çökelti. 2. Bir şeyin bayagı işe yaramaz duruma gelmiş olanı.

Tutuşmak: Tutuşmak, yanmaya başlamak. 2. Birbirini tutmak, birbirine ilişip dokunmak. 3. Girişmek.

Tuzak: 1. Kuş ve yaban hayvanlarını yakalamaya yarayan araç veya düzen. 2. Birini güç ve tehlikeli bir duruma düşürmek için kurulan düzen.

Türbe: Genellikle ünlü ve büyük bilinen kimseler için yaptırılan ve içinde o kimsenin mezarının bulunduğu yapı.

-U-

Ulu: 1. Erdemleri bakımından saygı duyulan, yüce. 2. Çok büyük. 3. Saygı duyulan büyük.

Ummak: 1. Bir şeyin olmasını istemek, beklemek. 2. Sanmak, tahmin etmek.

Usanmak: Bıkmak.

Uyanık: 1. Açık göz, becerikli, zeki. 2. Uyanmış, uyumamış. 3. Yapacağı işi bilen.

Uysal: Başkalarına kolayca uyabilen, sözlerini dinleyip karşı gelmeyen, yumuşak başlı.

-Ü-

Ürkmek: 1. Şaşkınlık ve korku duymak. 2. Bir şeyden korkup birden sıçramak.

Üşüşmek: Her yandan bir araya gelme, toplanmak, birikmek.

Üzengi: Eylerin iki yanına asılı bulunan ve hayvana binildiğinde ayakların basılmasına yarayan, altı düz demir.

-V-

Vapur: Su buharı gücüyle çalışan gemi.

Vehim: 1. Yersiz korkuya, yanlış düşünceye kapılmak. 2. Kuruntu.

Vitrin: Dükkân ve ve mağazaların sokaktan camla ayrılan ve mal sergilemek için kullanılan yeri, sergen.

Virane: 1. Yıkılmış veya çok harap olmuş yapı. 2. Yıkılmış veya yanmış olan yapılardan geriye kalan, yıkıntı.

-Y-

Yabanî: 1. İlkel bir durumda yaşayan (hayvan, insan, bitki). 2. Görgüsü olmayan, kaba, hoyrat.

Yakut: Bir tür değerli taş.

Yosun: Tallı bitkilerin, çoğu sularda yetişen, ilkel yapıdaki örneklerine verilen genel ad.

Yücelme: Yükselmek, yüce bir duruma gelmek.

-Z-

Zat: 1. Kimse, kişi. 2. Kendi, öz.

Zekâ: İnsanın düşünme, akıl yürütme, objectif düşünme ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamı.

Ziyade: 1. Çok, daha çok. 2. Çoğalma, artma.

Deyimler-Gruplar

-A-

Aç gözlü: Mala ve yiyecek şeylere doymak bilmeyen, gözü aç, doymaz, tamahkâr.

Ablukaya almak: Bir yerin dışarı ile olan bağlantılarını kesmek, kuşatmak.

Alçak gönüllü: Kendi değerini olduğundan aşağı gösteren kimse, mütevazı.

Akıl erdirememek: Ne olduğunu anlayamamak, sırrını çözememek.

Alnı açık: Yüzü ak, çekinecek hiç bir durumu ve ayıbı olmayan.

Alın yazısı: Kader, talih, yazgı.

Arka çıkmak: Bir kimseyi başkalarına karşı korumak, desteklemek.

Arkasından gitmek: Birini örnek almak.

Asabı bozulmak: Sinirlenmek, morali bozulmak.

-B-

Bağdaş kurmak: Ayakları üzerine oturmak. (Sağ ayağını sol uyluğun, sol ayağını sağ uyluğun altına alarak oturma biçimi).

Baş göstermek: Belirmek, ortaya çıkmak.

Başı dik: Namuslu, çekinecek bir şey olmayan.

Birbirine düşürmek: Kişilerin arasını açmak, birbirne düşman etmek.

Boşa gitmek: Umulan sonucu alamamak, sonuç vermemek.

Boyun eğmek: İsteyerek ya da istemeyerek uymak, katlanmak.

-C-

Cana yakın: Sevimli.

Can korkusu: Hayatından endişe etme, canını kurtarmaya çalışma.

Cesaret vermek: Birini yüreklendirmek, yılgınlığını gidermek.

-Ç-

Çürük tutmak: Gereken önemi vermemek, gevşek davranma.

Çığlık koparmak: Kulak tırmalayıcı korkunç sesler çıkararak acı acı bağırmak.

-D-

Dem çekmek: Uzun ve güzel ezgiler çıkarmak, ötmek (kuşlar için).

Derdini dökmek: Sıkıntılarını başka birisine anlatmak.

Derme çatma: 1. Gelişigüzel toplanmış, aralarında uygunluk bulunmayan. 2. Değersiz gerekçelerle özensiz olarak yapılmış.

Destek aramak: Yardım aramak, arka çıkacak birini arama.

Dil yarası: Gönül, (yürek) yarası.

Dilinden düşmemek: Sevdiği bir şeyi sürekli anmak.

Dillere destan olmak: Her yerde kendisinden söz edilmek.

-E-

Eli uzun: Hırsız.

Elini tutmak: Yardım istemek.

El uzatmak: Yardım etmek.

Eski şekerlenmiş şurup: Aradan zaman geçmesiyle şekerlenmiş şerbet.

-F-

Fır dönmek: Etrafında dolaşmak, dolanmak.

-G-

Gemi azıya almak: Kontrolden çıkmak, söz dinlemez olmak.

Gönül hoşluğu: İç rahatlığı, huzuru.

Gözden çıkarmak: Bir mal veya paranın elden çıkarılmasını kabul etmek.

Göz gezdirmek: Bir yeri, bir şeyi derinlemesine inmeden çabucak incelemek.

Göz bebeği: Çok sevilen, önem verilen (kimse vb.).

Göz kulak olmak: Koruyup kollamak, sahip çıkmak.

Gözünü almak: Hayran olmak, göz kamaştırıcı.

Güven kaybetmek: Eski güvenini, itibarını kaybetmek.

-H-

Hasret gitmek: Özlemini çektiği şeye, bir kimseye vb. kavuşmadan ölmek.

Hayret vermek: Şaşmasına sebep olmak.

Hatırı sayılır: 1. Dikkatle değer, önem verilecek derecede, miktarda. 2. Önemli, saygın.

Hoş tutmak: Birine iyi ve sevecenlikle davranmak.

Hoşa gitmek: Beğenilmek, bir kişiden veya bir şeyden hoşlanmak.

Hürmet etmek: Saymak, saygı göstermek.

-İ-

İç çekmek: Üzüntüyle veya özlemle soluk almak.

İç yüzü: Aslı, esası.

İçten bağlanmak: Birisini veya bir şeyi yürekten sevmek.

İntikam almak: Öç almak.

İple çekmek: Sabırsızlıkla beklemek.

-K-

Kaçmaya yeltenmek: Kaçmaya kalkışmak.

Kalp kırmak: Gönül kırmak, incitmek.

Kanat birliği yapmak: Hep birlikte hareket etmek.

Kapısına gelmek: Birisinden yardım istemek.

Karşı gelmek: Boyun eğmemek, baş kaldırmak.

Kendisine bağlamak: Birinin veya bir şeyin sevgisini kazanmak.

Köftehor: Sevgiyle söylenen paylama (azarlama) sözü.
Kulağa gelmek: Duyulmak.

Kutsal kitap: Cenab-ı Allah tarafından peygamberlere gönderilen kitap (Kur’an, Tevrat, Zebur, İncil)
Kusura bakmamak: Hoş karşılamak, kusuru görmezlikten gelmek.

Küçük görmek: Değer, önem vermemek.

-M-

Mani olmak: Bir şeyin yapılmasını engellemek.
Mest olmak: 1. Beğenmek. 2.
Kendinden geçmek, sarhoş olmak.

Müjde vermek: Bir kimseye sevindirici, mutlu bir haberi ulaştırmak.

-P-

Pençe atmak: 1. (Yırtıcı hayvan) ön ayaklarıyla saldırmak, vurmak. 2. Gücüne güvenerek bir şeyi elde etmeye çalışmak. 3. Ayakkabıya köseleden taban yapılması.

-S-

Serbest bırakmak: Özgür duruma getirmek, karışmamak.

Sopa çekmek: Dövmek, dayak, kötek.

Soluk aldırmamak: Vakit, (fırsat) vermemek, ara vermeden çalıştırmak.

Sözünden dönmek: Verdiği sözü yerine getirmemek.

-T-

Tarla sürmek: Toprağı sabanla işlemek.

Tatlı dil: Güler yüz göstermek, cana yakın konuşma.

Tadı damağında kalmak: 1. Bir şeyin tadını (zevkini) unutmama. 2. Yediği bir şeyi özlemle hatırlama.

Teşekkül etmek: Belirmek, belirli bir biçim almak, oluşmak.

-V-

Vakitsiz yemek: Yemek saatleri dışında yemek yemek.

-Y-

Yaş boşalmak: Ağlamak.

Yola düşmek: Yola çıkmak, yolculuğa başlamak.

Yolunu çevirmek: Gittiği yolu değiştirmek.
Yoksun kalmak: Elindeki imkânı kaybetmek.

Yükte hafif pahada ağır: Taşıması kolay olan değerli eşya.

Yüze gülmek: Yalandan dost görünmek.

-Z-

Zevk almak: Haz duymak, hoşlanmak, beğenmek.

Из за большого объема этот материал размещен на нескольких страницах:
1 2 3 4 5 6 7