Партнерка на США и Канаду по недвижимости, выплаты в крипто

  • 30% recurring commission
  • Выплаты в USDT
  • Вывод каждую неделю
  • Комиссия до 5 лет за каждого referral

Derse Hazırlık

1. Nasrettin Hoca hakkında bildiklerinizi söyleyiniz.

2. Bildiğiniz bir Nasrettin Hoca fıkrası anlatınız.

Erkek olan sözünden dönmez

Nasrettin Hoca, komşularından birine misafirliğe gitmiş. İzzet ikramdan sonra sohbet faslına geçmişler. Komşusu bir ara sormuş:

-Hocam, kaç yaşındasınız?

Hoca:

-Altmış yaşındayım, cevabını vermiş.

On yıl sonra aynı komşusuyla yine karşılaşmış. Komşusu muziplik olsun diye aynı soruyu bir daha sormuş:

-Hocam bu sene kaç yaşındasınız?

Hoca hemen:

-Altmış yaşındayım.

-Nasıl olur? On sene önce yine bu yaşta olduğunuzu söylemiştiniz, deyince Hoca:

-Evlât, erkek olan sözünden dönmez, cevabını vermiş.

a) Kelimeler: ikram, sohbet ve muzip kelimelerinin anlamlarını öğrenip bu kelimeleri cümle içinde kullanınız.

b) Deyimler: sözünden dönmek deyiminin anlamını öğrenip bu deyimi cümle içinde kullanınız.

B. Metnin İncelenmesi

1. Nasrettin Hoca misafirlikte nasıl bir soru ile karşılaşıyor?

2. Komşusu, Hoca’ya nasıl bir muziplik yapıyor?

НЕ нашли? Не то? Что вы ищете?

3. Komşusunun, Nasrettin Hoca’dan aldığı cevap karşısında şaşırmasının sebebi nedir?

C. Dil ve Anlatım

1. İkramdan sonra sohbet faslına geçmişler. Dereyi yüzerek geçmişler. Yukarıdaki cümlelerin geçmek eylemlerini anlam bakımından karşılaştırınız.

2. ‘Erkek olan sözünden dönmez’ sözleriyle Nasrettin Hoca neyi anlatmak istiyor?

3. Sizce verilen sözü tutma nasıl bir davranıştır?

D. Tür ve Şekil

a) Nasrettin Hoca, Türk dünyasında nükteleriyle (fıkralarıyla) tanınmış bilge bir kişidir.

b) İki tür fıkra vardır:

1. Gazete Fıkrası: Yazarın, iddia ve ispata girişmeden, günlük olaylar üzerinde görüşlerini açıklamış olduğu gazete ve dergi yazılarına fıkra denir.

2. Nükteli küçük hikâyeler (N. Hoca, Bektâşi, Lâz fıkraları gibi).

E. Yazar hakkında bilgi

Nasrettin Hoca ()

Türk halk mizahının en bilge kişisidir. İnsanları gülerken düşündüren şakalı fıkraları ile tanınmıştır. Fıkraları bütün dünya dillerine çevrilmiştir. Mezarı Akşehir’dedir.

F. Перевести на турецкий язык:

пойти в гости, беседовать, угощать, сосед, тот же самый вопрос.

Derse Hazırlık

1. Borçlu ve alacaklı olduğumuz insanlara karşı nasıl davranmalıyız?

2. Borçlu ve alacaklı olmak insanda ne gibi duygular meydana getiriyor?

Peşin parayı görünce

Hoca’nın, birine borcu varmış. Kendisinin Akşehir’de itibarlı bir kimse olduğu malûm... Ama ne kadar olsa, bir adamın itibarı belli bir noktaya kadardır. Nitekim Nasrettin Hoca’nın da itibarı, alacaklısını bir zamana kadar oyalamış. Adamcağız bir gelmiş, iki gelmiş, üçüncüsündeki Hoca’ya dayatmış:

-‘Hocam,’ demiş, ‘artık şu bizim parayı ver...’

- ‘Hay hay...’ diye Hoca gülümsemiş.

- ‘Çok sıkıştım da, kusura bakmazsınız değil mi?’

- ‘Yok ne diye kusura bakacakmışım... Para senin. Benim de borcumdur, inkâr etmiyorum... Gel hele şöyle...’

Hoca, alacaklısını evin kenarına götürmüş. Yol kenarındaki toprak taze kazılmış. Hoca adama bunları göstermiş.

- ‘Bak, şu yeni kazılan yerleri görüyorsun ya!’ demiş.

- ‘ Görüyorum...’

- ‘İşte oraya diken ektim...’

- ‘Ya!..’

- ‘Evet... İnşallah baharda o dikenler çıkacak, büyüyecek... Yoldan koyun sürüleri geçecek. Koyunların tüyleri dikenlere takılacak, ben o yapağıları toplayacağım, eğirip iplik yapacağım, o ipliği satacağım ve senin paranı ödeyeceğim...’

Zavallı adam, bu uzun hesap karşısında dayanamayıp gülünce Hoca:

- ‘Seni köftehor seni; peşin parayı görünce nasıl gülümsersin, değil mi?...’ demiş.

A. Sözlük Çalışmaları

a. Kelimeler: itibar, malûm ve eğirmek, kelimelerinin anlamlarını sözlükten bulup bu kelimelerle birer cümle kurunuz.

b. Deyimler, gruplar: kusura bakmamak ve köftehor sözlerinin anlamlarını öğrenip bu sözlerle birer cümle kurunuz.

B. Metnin incelenmesi

1. Alacaklı, Nasrettin Hoca’dan borcunu almak için neden ağır davranıyor?

2. Hoca, borçlu olduğunu kabul ediyor mu?

3. Hoca’nın borcunu ödeme yöntemi nasıldır? Bunu uygun buluyor musunuz?

4. Alacaklı niçin gülüyor?

5. Bu fıkradan nasıl bir sonuç çıkarabilirsiniz?

C. Dil ve anlatım

1. Nasrettin Hoca’nın itibarı da, alacaklısını bir zamana kadar oyalamış. Bu sözden nasıl bir anlam çıkarıyorsunuz?

2. Çok sıkıştım da, kusura bakmazsın değil mi? Bu cümlede geçen çok sıkıştım sözü, ne anlama gelmektedir?

3. Nasrettin Hoca, borcunu ödemekte ağır davranan bir insanı canlandırıyor. Günümüzde bu kişiliğe sahip olan insanlara sıkça rastlıyor musunuz? Sebepleri nelerdir?

D. Tür ve şekil

a) Daha önce Erkek olan sözünden dönmez fıkrasında tür hakkında bilgi edinmiştiniz. Bu tür fıkralar, nükteciliği ve şakacılığı ile tanınmış zeki kişiler tarafından vaktiyle söylenmiştir.

b) Fıkralar, güldürürken düşündürür ve bu yolla insanlara ders verir. Gerçekte dürüst bir insan olan Nasrettin Hoca, bu fıkrasında borcunu ödemeyen insanlara ders vermeyi amaçlamıştır.

E. Перевести на турецкий язык:

иметь долг, платежеспособный человек, отрицать что-либо, оплатить (отдать) долг, не выдержав чего-либо.

Serbest okuma

Niçin seni de götürmedi

Nasrettin Hoca’nın karısı, bir sabah Hoca’ya şaka yapmak istemiş. Pişirdiği ateş gibi sıcak çorbayı hiç bekletmeden sofraya koyup:

-Efendi, buyur çorbanı iç, demiş.

Ancak çorbanın sıcaklığını unutup bir kaşık içerek tuzuna bakmak isteyince gözlerinden yaşlar boşanmış.

Hoca:

-Ne oldu hatın? Diye sorunca, kurnaz kadın:

-Rahmetli annemi hatırladım da kendimi tutamadım. Rahmetli bu çorbayı çok severdi.

Sıra Hoca’ya gelmiş. Hoca da bir kaşık çorbayı ağzına götürünce onun da gözlerinden yaşlar gelmiş.

-Sen niye ağlıyorsun efendi? diye sorunca, Hoca:

-‘Uğursuz annen ahirete niçin seni de götürmemiş? Ben de ona ağlıyorum.’cevabını vermiş.

Derse Hazırlık

1. Sizce göz yaşının sebebi sadece üzüntü müdür?

2. Göz yaşı döktüğünüz sevindirici ve üzücü olaylar yaşadıysanız anlatınız.

Göz Yaşı

Yeni tuttuğu hizmetçi kadına dedi ki:

-Dilin Anadolu’ya *****melili misin sen?

-Erfiçe köylerindendim. Alnımın yazısı imiş, buralara düştüm.

Anlıyor ki, vaktiyle sarışın imiş, mavi gözlü imiş. Şimdi saçları küçük aktar dükkânı bebeklerinin ne kıla, ne de ota benzeyen, dokunsanız hışırdayacağını sandığınız cansız, kuru, soluk rengini, şeklini almış. Gözleri eski şekerlenmiş şuruplar kadar donuk, fersiz, katı, suyu çekilmiş... Dibe çökmüş bir gam tortusu. Bu kadar kuru, kabuğa benzeyen göze hiç rastlamamıştı. Belli ki bu kadın akşam vakti, onun zevkini kaçıracak.

-İçinden:

-Bir başkasını bulunca savarım! Dedi.

Fakat hikâyesini dinlediği için savamadı:

Balkan Harbi kopunca, hududa çok yakın olan köyde, bir akşam üstü şu korku yayılmış: Düşman geliyor!

Bu gelen, o zamanki düşman, din ve ırz düşmanıdır da... Müslüman erkeği süngüleyecek ve Müslüman kadını kirletecek. Bütün köy halkı mal, mülk ne varsa bırakıp kaçmaya karar veriyor; bir anda at, öküz, araba, firar için ne vasıta varsa hepsi hazır oluyor.

Dul Ayşe de hazırdır; bir atın üstündedir. Terkisinde beş yaşındaki oğlu, belinden sımsıkı sarılmış, önünde üç yaşındaki kızı bir kuşakla dizlerinden eğere bağlı, kucağında bir yaşına basmayan yavrusu uykuda...

Tepelerden, ara vermeyen, soluk aldırmayan bir yağmur iniyor, kış başlanğıcı yağmuru... Bilmiyorlar ki bu böylece sürerse ovayı su basacaktır; çaylar kabaracak, nehirler taşacak, köprüler çökecek, yol, iz kalmayacaktır. Islak gece içinde, sırılsıklam bir kafile kimi yaya, kimi atla koşuyor, kaçıyor.

Öndeki ümit, ordumuza yetişmek, arkadaki korku, düşman ordularına çiğnenmek.

Öne bakıyorlar: Çamur, yağmur, karanlık... Şimşek bile çakmayan koyu, değişmez bir karanlık. Arkaya bakıyorlar: Yine öyle bataklıklar, su tabakaları, gece... Dinliyorlar: Uzaklarda kabaran derenin yüklü uğultusu ve yakınlarda çamura batıp çıkan ayakların boğuk hışırtısı...

Ayşe, belinde dolanan ufak kolların ara sıra gevşediğini duyuyor.

-Uyuma Ali, diyor, uyuma!

Önündeki baş yavaş yavaş dikliğini kaybediyor, dizine doğru eğiliyor:

-Uyuma Emine’m, diyor, uyuma!

Sonra kucağında kıpırdanmalar başlayıp hafif ağlamalar işitince:

-Uyu ciğerim, diyor, uyu Osman’ım!

At ikide bir sürçüyor, kapanıyor, soluyor, kendisini toparlıyor; gömülüyor, yine silkiniyor, yine ilerlemeye çabalıyor. O, yaşlı romatizmalı, bir beygirdi. Toprak ise gittikçe vıcık bir hale gelmektedir. Yağmur kesilmek bilmediğinden saplanıp kalmaları veya taşan bir ırmağın akıntısına kapılarak boğulmaları ihtimali çoğalıyor.

Ayşe, yavrularına sarılarak ölmeyi, artık, atın ve kendisinin kudretsizliğine bakarak fena bulmaktadır. İçindeki en dehşetli korku şimdi budur: Atından ayrılarak üç canlı yükü ile bereber kalmak.

Nihayet bu oluyor.

Evvelâ çöken, sonra da başını uzatıp yan üstü uzanan, bir türlü kalkmak mecalini bulamayan attan iniyorlar; çarçabuk iniyorlar, zira durmadan ilerleyen felâketin büyüklüğünden ayrı düşmek Ayşe’ye hepsinden daha korkunç geliyor.

Fakat geride kaldığını anlayıp bu müddet sıkı yürüyünce artık bu üç çocuğu birden taşımak, sürüklemek imkânı kalmadığını görüyor. Hem koşuyor, hem düşünüyor: İkisini olsun kurtarmak için birini feda etmek, hafiflemek lâzımdır.

Hangisini?

Ayşe, yanında diz kapaklarına kadar çamurlara bata çıka yürümeye çalışan Ali’nin mini mini elini bırakmak istemiyor. Boynuna dolanan mecalsiz kolları da çözmeye cesareti yoktur. Kucağındaki ıslak, hareketsiz, sessiz bohça ona zaten cansız gibi görünüyor. Belki kendiliğinden, soğuktan, sudan, havasızlıktan, ezilmekten ölmüştür. Ananın bir ümidi budur: Yaşamadığını anlayarak, azapsız, kundağı bir tarafa en az çamurlu, en az batak yere bırakıvermek...

Bütün o kıyamet içinde, elinden tuttuğunu ve omuzlarında taşıdığını sürüklerken kucağındakine eğiliyor, dinliyor ve yavrusunun kısık kısık, ılık ılık ağladığını duyuyor, ‘eyvah!’diyor.

Bu sırada, ilerleyen kafile, selin batıra çıkara, vura çarpa sürüklediği bir enkazdan başka bir şey değildir. Karanlığın içinde, düşerek çamurlara gömülenler, üstüne basılarak ezilenler çoktur. Ayşe, hâlâ yükünü atmaya razı olamıyor. Yüzü ve vücudu belki de, yağmurdan fazla döktüğü soğuk terle ıslanmıştır. Soluk soluğadır. Dizlerinde, ayaklarını çamurdan çekebilecek kuvvet gittikçe azalıyor. Kollarında ve boynunda öyle bir kesiklik, bir uyuşma, bir karıncalanma, nihayet bir duymayış var ki... Gözlerini kapıyor, sol kolunun açılıp yükünü kendiliğinden bıraktığını ancak yarı anlayabiliyor:

Şimdi göğsünün üstünde başka bir yük, daha ağır fakat daha sıcak, daha canlı, soluyan ve sarılan birini hissediyor: Ali, gemi azıya almış, bir atın arkasından, üzengiye takılı çekilen bir ceset gibiydi, yürümüyordu, yüzükoyun, elinden anasına bağlı sürükleniyordu. İşte o şimdi, bağrının üzerindedir. Uzun bir hasretten sonra birbirlerine kavuşmuşlar gibi sokuluyorlar, belki seviniyorlar. Kaçma, hâlâ devam ediyor, yağmur ve çamur da beraber...

Böyle birkaç saat mi, yoksa birkaç dakika mı yine koşuyorlar; koşuyoruz sanıyorlar. Ayşe tükeniyor, demin yolda bıraktıkları at gibi, yere uzanıvereceğini anlayarak, haykırmaya çalışıyor, birini imdadına çağırmak istiyordu. Yine koşuyor ve birden, acaip bir hafiflik, bir canlılık duyuyordu, ileriye hamle ediyor.

Neden sonra anlıyor ki boynundan sarılan zayıf, ufak kollar artık yoktur: Emine de dökülmüştür.

-Çık sırtıma Ali, diyor, iyice sarıl, sıkı sarıl, sakın gevşeme!

Ve böyle, kanının son ateşini yakarak, kayıp düşerek, yine kalkarak, yine yuvarlanarak yağmur, ter, göz yaşı yüzünü yıkaya yıkaya, mola vermden yürüyor. Ali’sini kurtarmış olmak sevinciyle, öbür felâketlere katlanıp ümit içinde yürüyor, kafileye yetişiyor önüne geçiyor. Seher vakti ay yıldızlı bir ıslak bayrak çekili küçük bir kasabaya varıyor. Yükünlü bir cephane sandığının üstüne indiriyor:

Kurtulduk Ali, diyor: Kalk Ali!

Ali kalkmıyor, kımıldamıyor. Ayşe saatlerden beri bir ceset taşıdığını anlamıyor, anlamak istemiyor, hâlâ:

-Kalk Ali, kurtulduk Ali, diyor, gülümsüyor, sürekli geceki yağmur gibi dökülen coşkun göz yaşları içinde gülümsüyor...

Hizmetçi donuk, fersiz, katı, suyu çekilmiş kuru böcek kabuğu gözlerini işaret etti:

-Bey, dedi, işte o günden beri ben, ağlamak istesem de ağlayamam. Bilmem ki neden, gözlerimden yaş gelmiyor.

R. Halit Karay

A. Sözlük Çalışmaları

a) Kelimeler: tortu, gam, ırz, kafile, terki, mecalsiz, karıncalanma, üzengi ve fersiz kelimelerinin anlamlarını sözlükten bulunuz. Tortu, ırz, mecalsiz, karıncalanma ve fersiz sözcüklerini cümle içinde kullanınız.

b) Deyimler, gruplar: alın yazısı, eski şekerlenmiş şurup, yüzükoyun, soluk aldırmamak ve gemi azıya almak sözlerinin anlamlarını öğreniniz. Alın yazısı, yüzükoyun ve gemi azıya almak sözlerini cümle içinde kullanınız.

B. Metnin incelenmesi

1. Ev sahibi, hizmetlisinin işine niçin son veremiyor?

2. Köylü; kimden, niçin kaçıyor?

3. Dul Ayşe, düşmandan; kimlerle, nasıl kaçıyor?

4. Köylü ve Ayşe, düşmandan, hangi mevsimde kaçıyor? Hava şartları nasıldır?

5. Ayşe, çocuklarını ölümden kurtarabiliyor mu?

6. Hizmetçi kadının ağlamak isteyip de ağlayamamasının sebebi nedir?

C. Dil ve anlatım

1. ‘Öndeki ümit, orudumuza yetişmek; arkadaki korku, düşman ordularına çiğnenmek.’ Bu sözlerden ne anlıyorsunuz?

2. Ayşe: ‘İkisini olsun kurtarmak için, birini feda etmek, hafiflemek lâzımdır’ diye düşünüyor. Bir anne için çocuğunu feda etmek kolay mıdır? Ayşe niçin böyle düşünüyor?

D. Tür ve şekil

a) Daha önce ‘Keramet ve Terbiyesi en güç olan hayvan’ parçalarında hikâye türü hakkında bilgi edinmiştiniz.

b) ‘Göz yaşı ve Keramet’ hikâyelerini olay, kişiler ve çevre yönüyle karşılaştırınız.

c) Ayşe ile köylünün, düşmandan kaçısını gerçeğe uygun buluyor musunuz?

E. Yazar hakkında bilgi

Refik Halit Karay ()

Mizah, hikâye, roman, fikra, deneme, hatıra türlerinde eserler vermiş ve Kirpi takma adıyla tanınmış, mizah yazılarında bu adı kullanmıştır. Yeni Lisan hareketinin zafer kazanmasında önemli bir payı bulunan yazarlarımızdan biridir. İstanbul dışına çıkmayan hikâyeciliğimizi, İstanbul dışına taşımıştır. Memleket Hikâyeleri ve Gurbet Hikâyeleri adlı eserleri bunun en güzel örnekleridir.

F. Перевести на турецкий язык:

предначертано судьбой, враг нации и религии, бросить все добро, убегать верхом на коне или пешком, пожертвовать кем-либо или чем-либо, звать на помощь, смириться с бедой (несчастьем).

Kelimeler

-A-

Ağ: 1. İplik, sicim, tel gibi ince şeylerden kafes biçiminde yapılmış örgü.

2. Örümcek gibi birtakım hayvanların salgılarıyla oluşturdukları örgü.

Ağıl: Koyun ve keçi sürülerinin gecelediğini, çit veya duvarla çevrili yer.

Из за большого объема этот материал размещен на нескольких страницах:
1 2 3 4 5 6 7