"On bir ay aç, susuz gezerim, kimse sormaz halimi; aç mıyım, susuz muyum? Bir gün karnımı doyuracak olsam, yapışırlar yakama bu zorbalar!" der.
16. Oruç hesabı (счет за пост)
Bir toplantıda kimin kaç gün oruç tuttuğu sorulmuş (на собрании кто сколько дней пост соблюдал, спросили; sormak — спросить; sorulmak — быть спрошенным). Birisi 30 gün, diğeri, hepsini tuttuğunu, yalnız bir gününü kaçırdığını söylemiş (один 30 дней, второй /то, что/ все /дни/ соблюдал, только один день пропустил, сказал). Bektaşi Babasına "kaç gün oruç tuttuğu" sorulunca, Baba (шейха бекташи «сколько дней пост соблюдал» спросили когда, дервиш):
"Onun kaçırdığı bir günü de ben tuttum", demiş (в пропущенный им день же я соблюдал, — сказал).
16. Oruç hesabı
Bir toplantıda kimin kaç gün oruç tuttuğu sorulmuş. Birisi 30 gün, diğeri, hepsini tuttuğunu, yalnız bir gününü kaçırdığını söylemiş. Bektaşi Babasına "kaç gün oruç tuttuğu" sorulunca, Baba:
"Onun kaçırdığı bir günü de ben tuttum", demiş.
17. O mübarek yine gelir (тот благословенный снова придет)
Bektaşi'nin biri, her nasılsa, bir gün oruç tutmuş (один бекташи, как бы то ни было = Бог знает почему, один день пост соблюдал). Gün öğlen olup güneş tepesine dikilince, dili damağı kurumuş (день полднем стал, солнце в зените стало когда, язык его, нёбо его пересохли; tepe — вершина; верхушка; dikmek — ставить, устанавливать, вбивать /столбы, шесты и т. п./). Bir sabretmiş, iki sabretmiş, sonunda kalaylı maşrapayı küpe daldırıp kana kana su içmiş (раз потерпел, два потерпел, в конце концов оловянную кружку в кувшин погрузив, вдоволь воды напился; kana kana — вдоволь, досыта; kalay — олово; sabır — терпение). Görenlerden biri (один из увидевших):
"Ne yaptın erenler? Oruç gitti!" diyecek olmuş (что ты сделал, Божий человек? Пост нарушен: «пост ушел», — сказать намеревался = едва успел сказать). Bektaşi'de cevap hazır (у бекташи ответ готов):
"O mübarek gider, seneye yine gelir (тот благословенный /т. е. месяц рамазан/ уходит, в следующем году снова придет); ama bu can dünyaya bir kere gelir!" demiş (но эта душа в мир один раз приходит! — сказал).
17. O mübarek yine gelir
Bektaşi'nin biri, her nasılsa, bir gün oruç tutmuş. Gün öğlen olup güneş tepesine dikilince, dili damağı kurumuş. Bir sabretmiş, iki sabretmiş, sonunda kalaylı maşrapayı küpe daldırıp kana kana su içmiş. Görenlerden biri:
"Ne yaptın erenler? Oruç gitti!" diyecek olmuş. Bektaşi'de cevap hazır:
"O mübarek gider, seneye yine gelir; ama bu can dünyaya bir kere gelir!" demiş.
18. Görmeden gördüm derler (не увидев, ‘я видел’, скажут)
Softanın biri, Bektaşi'ye neden oruç tutmadığını sormuş (один софта /т. е. набожный человек/ бекташи почему /тот/ пост не соблюдает, спросил).
Bektaşi: "Yaşlandım artık, gözlerim iyi görmüyor da ondan", demiş (бекташи: «Постарел я уже, глаза мои хорошо не видят, вот поэтому», — сказал).
Softa: "Yahu, gözlerin görüp görmemenin oruçla ne ilgisi var (софта: «эй, /то, что/ глаза твои видят или не видят, к посту какое отношение имеет; ilgi — отношение, ilgisi olmak — иметь отношение)?"
Bektaşi: "Olmaz olur mu? Gözlerim görmezse, Ramazan hilâlini göremem ki (бекташи: «Не иметь /отношения/ может ли? Глаза мои не видят если, рамазана полумесяц увидеть не смогу ведь»; hilâl — молодой месяц)?"
"Erenler, birine sorarsın, söylerler sana (Божий человек, кого-нибудь спросишь, скажут тебе)."
"Olur mu be imanım?" demiş (можно ли, эй, дружище? — сказал), "bu devirde kime inanacaksın (в это время кому поверишь; devir — эпоха, пора; период)? Görmeden 'gördüm' derler ve adama körü körüne oruç tuttururlar (не увидев ‘я видел’ скажут, и человека слепо пост соблюдать заставят; kör — слепой, körü körüne — слепо)!"
18. Görmeden gördüm derler
Softanın biri, Bektaşi'ye neden oruç tutmadığını sormuş.
Bektaşi: "Yaşlandım artık, gözlerim iyi görmüyor da ondan", demiş.
Softa: "Yahu, gözlerin görüp görmemenin oruçla ne ilgisi var?"
Bektaşi: "Olmaz olur mu? Gözlerim görmezse, Ramazan hilâlini göremem ki?"
"Erenler, birine sorarsın, söylerler sana."
"Olur mu be imanım?" demiş, "bu devirde kime inanacaksın? Görmeden 'gördüm' derler ve adama körü körüne oruç tuttururlar!"
19. Çok memnun kaldı (очень довольным остался)
Bektaşi’ye sormuşlar (у бекташи спросили):
"Erenler, mübarek Ramazan geldi geçti (Божий человек, благословенный рамазан наступил: «пришел», прошел); acaba onu memnun edebildin mi (интересно, его довольным сделать = его удовлетворить смог ли)?" Bektaşi gülmüş (бекташи рассмеялся):
"Mübarek öyle memnun kaldı ki, hem de gelecek yıl on gün daha erken gelecekmiş (благословенный таким довольным остался, что еще и в следующем году на десять дней раньше наступит)."
19. Çok memnun kaldı
Bektaşiye sormuşlar:
"Erenler, mübarek Ramazan geldi geçti; acaba onu memnun edebildin mi?" Bektaşi gülmüş:
"Mübarek öyle memnun kaldı ki, hem de gelecek yıl on gün daha erken gelecekmiş."
20. Yemek molası (перерыв на обед)
Bir Alevi dedesi, Ramazanda kasabaya giderken (один алавитский деде в рамазан в городок направляясь; dede — дед; зд. шейх /= baba/), kentte yemek yiyemeyeceğini düşünerek (/о том, что/ в городе поесть не сможет он, думая), yol kenarındaki bir gölgeliğe çekilip (с краю дороги в тенистое место отойдя; gölgelik — тенистое место; gölge — тень), dağarcığından çıkardığı ekmek ve peyniri yemeye başlamış (из кожаной сумки вытащенный хлеб и сыр есть начал; dağarcık — кожаная сумка). O sırada yoldan geçenlerden birisi, görüp takılmış (в то время по дороге из проходящих один, увидев, пристал):
"Hele bak" demiş, "Dede, bu mübarek günde ekmek yiyor (ты только посмотри, — сказал, — шейх в этот благословенный день хлеб ест)!.."
Bunun üzerine dede, kaşlarını çatarak (на это шейх, брови нахмурив; çatmak — складывать, соединять концами; нахмурить):
"Sen ekmek değil de ot mu yersin, be çocuğum?" demiş (ты не хлеб, а траву ли ешь, эй, дитя мое? — сказал).
20. Yemek molası
Bir Alevi dedesi, Ramazanda kasabaya giderken, kentte yemek yiyemeyeceğini düşünerek, yol kenarındaki bir gölgeliğe çekilip, dağarcığından çıkardığı ekmek ve peyniri yemeye başlamış. O sırada yoldan geçenlerden birisi, görüp takılmış:
"Hele bak" demiş, "Dede, bu mübarek günde ekmek yiyor!.."
Bunun üzerine dede, kaşlarını çatarak:
"Sen ekmek değil de ot mu yersin, be çocuğum?" demiş.
DÜNYA GÖRÜŞÜ
МИРОВОЗЗРЕНИЕ
21. Üstü ve altı (верх и низ)
Bir mecliste, umumi ahlâkın bozukluğundan bahsediliyorumuş (на одном собрании о всеобщей нравственной испорченности говорили: «говорилось»). İçlerinden biri (один из находящихся там: «внутри»):
"Böyle giderse, dünya yıkılacak, altüst olacak!" demiş (так пойдет если, мир разрушится, перевернутым вверх дном станет! — сказал; altüst — в большом беспорядке). Aralarında bulunan bir Bektaşi (среди них находящийся один бекташи):
"Ne biliyorsun, be yahu!" demiş (откуда знаешь, эй ты! — сказал), "bırakın olsun, belki altı üstünden daha iyi çıkar (оставьте, пусть будет, может, /мира/ низ верха лучше будет: «выйдет»)..."
21. Üstü ve altı
Bir mecliste, umumi ahlâkın bozukluğundan bahsediliyorumuş. İçlerinden biri:
"Böyle giderse, dünya yıkılacak, altüst olacak!" demiş. Aralarında bulunan bir Bektaşi:
"Ne biliyorsun, be yahu!" demiş, "bırakın olsun, belki altı üstünden daha iyi çıkar..."
22. Gömlek yıkama (стирка рубашки)
Bektaşi'nin gömleği kirlenmiş (бекташи рубашка загрязнилась). Görenler ayıplamış (увидевшие пристыдили):
"Erenler, gömleğin çok kirli, yıkasana (Божий человек, рубашка твоя очень грязная, постирай-ка; yıkamak — мыть; стирать; купать)!"
Bektaşi: "Neden yıkayacakmışım ki (бекташи: Зачем мне стирать-то)? Nasıl olsa yine kirlenecek (как бы то ни было, снова загрязнится)."
"Sen de tekrar yıkarsın (а ты снова постираешь)."
"Yine kirlenir (снова загрязнится)."
"Yine yıkarsın (снова постираешь)."
Bektaşi artık tahammül edemez (бекташи уже выдержать не сумел; tahammül — терпение, выдержка): "İmanım!" demiş, "biz bu dünyaya gömlek yıkamaya mı geldik (дружище! — сказал, — мы в этот мир рубашки стирать пришли, что ли)?"
22. Gömlek yıkama
Bektaşi'nin gömleği kirlenmiş. Görenler ayıplamış:
"Erenler, gömleğin çok kirli, yıkasana!"
Bektaşi: "Neden yıkayacakmışım ki? Nasıl olsa yine kirlenecek."
"Sen de tekrar yıkarsın."
"Yine kirlenir."
"Yine yıkarsın."
Bektaşi artık tahammül edemez: "İmanım!" demiş, "biz bu dünyaya gömlek yıkamaya mı geldik?"
23. Allah yapısından (Божьего творения)
Bektaşi'nin biri, bahçede uğraşırken yanına birisi gelmiş (один бекташи в саду трудился когда, к нему один /человек/ подошел), kendisinden yemiş istemiş (у него фруктов попросил). Bektaşi:
"Sana yemiş vereyim amma, Allah yapısından mı, yoksa kul yapısından mı olsun (бекташи: Тебе фруктов дам, но Божьего творения или раба Божьего творения пусть будут; kul — раб Божий, смертный)?.."
"Tabii Allah yapısından", demiş (конечно, Божьего творения, — /тот/ сказал).
Bektaşi, bir tane ham armut koparıp eline sunmuş (бекташи, одну незрелую грушу сорвав, в руку ему дал; sunmak — вручать, подавать). Adamcağız ağzına alıp ısırınca ham olduğunu görmüş (бедняга, в рот засунув, откусил только, /то, что она/ незрелая, понял; ısırmak — кусать) ve boğazı acıyarak yere tükürmüş (и, /так как/ горло его заболело, /грушу/ на землю выплюнул). Bu sefer de kul yapısından istemiş (на этот раз же /то, что/ раб Божий сотворил, попросил). Bektaşi, bir tane olgun aşlama armut koparıp vermiş (бекташи одну спелую привитую грушу сорвав, дал) ve armudu ağız tadıyla yiyen adama dönerek (и грушу с большим удовольствием к поедающему человеку повернувшись; ağız tadı — вкус, смак: «вкус рта»):
"İşte böyle, Allah, her şeyi önce ham yaratır (вот так, Аллах всякую вещь сначала незрелой создает), onu insanlar terbiye edip olgunlaştırır", demiş (ее люди воспитывая, зрелой делают, — сказал; terbiye — воспитание).
23. Allah yapısından
Bektaşi'nin biri, bahçede uğraşırken yanına birisi gelmiş, kendisinden yemiş istemiş. Bektaşi:
"Sana yemiş vereyim amma, Allah yapısından mı, yoksa kul yapısından mı olsun?.."
"Tabii Allah yapısından", demiş.
Bektaşi, bir tane ham armut koparıp eline sunmuş. Adamcağız ağzına alıp ısırınca ham olduğunu görmüş ve boğazı acıyarak yere tükürmüş. Bu sefer de kul yapısından istemiş. Bektaşi, bir tane olgun aşlama armut koparıp vermiş ve armudu ağız tadıyla yiyen adama dönerek:
"İşte böyle, Allah, her şeyi önce ham yaratır, onu insanlar terbiye edip olgunlaştırır", demiş.
24. Allah taksimi (делёж по-божески)
Cevizleri bölüşürken, aralarında bu yüzden kavga çıkan çocuklar (орехи деля, дети, между которыми по этой причине ссора возникла; kavga — ссора), oradan geçen bir ihtiyara (мимо проходящему старику):
"Baba, şu cevizlerimizi sen taksim et!" deyince, ihtiyar Bektaşi (отец, эти орехи наши ты раздели! — сказали только, старый бекташи; taksim — деление; ср. kısım — часть):
"Evlatlar, Allah taksimi mi, yoksa kul taksimi mi yapalım?" diye sorunca (дети, Божий делёж ли, человеческий делёж ли совершим, — спросил когда), çocuklar, daha haklı olur düşüncesiyle Allah taksimi istemişler (дети, /что/ более справедливым будет с мыслью, Божий делёж захотели).
Bektaşi, kimine iki avuç, kimine üç avuç (бекташи кому две горсти, кому три горсти), kimine bir avuç, kimine bir iki tane (кому одну горсть, кому одну-две штуки) ve kimine de hiç vermeyince, çocuklar itiraz etmiş (а кому и вовсе не дал когда, дети возразили; itiraz — возражение). Bektaşi:
"Çocuklar! Allah taksimi işte böyledir (бекташи: Дети! Божий делёж вот такой): Kimine çok, kimine az ve kimine de hiç vermez", demiş (кому много, кому мало, а кому и вовсе не дает, — сказал).
24. Allah taksimi
Cevizleri bölüşürken, aralarında bu yüzden kavga çıkan çocuklar, oradan geçen bir ihtiyara:
"Baba, şu cevizlerimizi sen taksim et!" deyince, ihtiyar Bektaşi:
"Evlatlar, Allah taksimi mi, yoksa kul taksimi mi yapalım?" diye sorunca, çocuklar, daha haklı olur düşüncesiyle Allah taksimi istemişler.
Bektaşi, kimine iki avuç, kimine üç avuç, kimine bir avuç, kimine bir iki tane ve kimine de hiç vermeyince, çocuklar itiraz etmiş. Bektaşi:
"Çocuklar! Allah taksimi işte böyledir: Kimine çok, kimine az ve kimine de hiç vermez", demiş.
25. Hülle (фиктивный брак)
Evli barklı biri, her nedense karısını boşamak ister (один женатый почему-то с женой развестись хочет; evli barklı — семейный, женатый; замужняя; boşamak — разводиться с женой, давать развод жене). Ok yaydan çıkınca pişman olur (стрела из лука вылетела когда, раскаивается; pişman — раскаивающийся) ve nikâhı tazelemek için imama koşar (и брак восстановить чтобы, к имаму бежит; imam — имам, главный мулла; taze — свежий; tazelemek — заменить свежим, освежить; nikâh tazelemek — "обновить" брак /вновь сойтись о разведенных/), imam, olayı dinledikten sonra (имам, происшедшее выслушал после того как), islâm hukukuna göre nikahın tazelenebilmesi için (исламскому законодательству согласно брака восстановления ради) önce hülle yapılması (/то, что/ сначала фиктивный брак совершить), yani karısının başka bir erkekle evlenerek ondan ayrılması gerektiğini anlatır (то есть, жене его за другого мужчину выйдя, с ним разойтись нужно, объясняет). Bunun üzerine bir softa bulup girişirler pazarlığa (для этого одного софту найдя, принимаются за торг). Bunu duyan Bektaşi, bu haksızlığa pek tahammül edemez (об этом прослышавший бекташи такую несправедливость стерпеть не может): "Be imanım!" der, "bu boşanmada kadıncağızın hiç bir kabahatı yoktur (эй, дружище! — говорит, — в этом разводе бедной женщины никакой вины нет). Asıl kocası olacak beyinsizi softayla yatırın ki (безмозглого, который настоящим мужем ее станет, с софтой уложите; beyinsiz — безмозглый, beyin — мозг), bir daha da böyle haltlar işlemesin (еще раз такие глупости не делал чтобы: «не делает пусть»; halt — смесь, соединение, смешение; вздор, бессмыслица; глупость, оплошность)!"
25. Hülle
Evli barklı biri, her nedense karısını boşamak ister. Ok yaydan çıkınca pişman olur ve nikâhı tazelemek için imama koşar, imam, olayı dinledikten sonra, islâm hukukuna göre nikahın tazelenebilmesi için önce hülle yapılması, yani karısının başka bir erkekle evlenerek ondan ayrılması gerektiğini anlatır. Bunun üzerine bir softa bulup girişirler pazarlığa. Bunu duyan Bektaşi, bu haksızlığa pek tahammül edemez: "Be imanım!" der, "bu boşanmada kadıncağızın hiç bir kabahatı yoktur. Asıl kocası olacak beyinsizi softayla yatırın ki, bir daha da böyle haltlar işlemesin!"
26. Birinden al, diğerine ver (у одного возьми, другому дай)!
Bir gün Bektaşi'nin eline 40 lira geçmiş (однажды к бекташи в руки 40 лир попало). Sevinçle fırıncının yolunu tutmuş (он радостно к пекарю отправился; fırın — печь; пекарня). 20 Liralık ekmek alıp parasını vermiş (за 20 лир хлеб купив, деньги заплатил). Paranın üstünü isteyince, Fırıncı (сдачу попросил когда, пекарь; paranın üstü — сдача; üst — верхняя часть, верх; излишек, остаток; сдача):
"Üstünü verdim ya ", demiş (сдачу дал я ведь, — сказал).
"Verdim — vermedim" diye, münakaşaya başlamışlar («отдал — не отдал» говоря, спорить начали; münakaşa — спор, ссора). Bektaşi, başa çıkamıyacağını anlayınca, bırakıp, bir bakkala gitmiş (бекташи, /то, что/ сладить не сумеет, понял /как/ только, бросив, к бакалейщику пошел; başa çıkmak — справиться, сладить). Orada 20 Liralık peynir alıp yürüyüverince, Bakkal (там, за 20 лир сыр купив, быстро уходил когда, бакалейщик; yürümek — идти, двигаться, ходить; yürüyüvermek — быстро, сразу пойти):
"Parayı vermedin, " diye peşinde bağırmış (денег ты не заплатил: «не дал», — вслед закричал).
"Verdim — vermedim, " tekrar bir münakaşa («дал — не дал», снова ссора). Bakkal, "belki de vermiştir" diye, işi oluruna bırakmış (бакалейщик, «может, и заплатил», говоря, дело на самотек пустил: «дело на /пусть будет, что/ будет, оставил»). Bektaşi, sakin bir köşeye çekilip (бекташи, в тихое место отойдя; çekilmek — протянуться; быть вытянутым; удаляться) karnını bir iyice doyurduktan sonra (хорошенько наелся после того как: «после того, как насытил свой живот»; karın — живот), başını yukarıya kaldırıp (голову вверх подняв):
"Allahım! Sen işin esasını biliyorsun; fırıncıdan al, bakkala ver" demiş (Аллах мой! Ты дела основу знаешь, у пекаря забери, бакалейщику отдай, — сказал).
26. Birinden al, diğerine ver!
Bir gün Bektaşi'nin eline 40 lira geçmiş. Sevinçle fırıncının yolunu tutmuş. 20 Liralık ekmek alıp parasını vermiş. Paranın üstünü isteyince, Fırıncı:
"Üstünü verdim ya", demiş.
"Verdim — vermedim" diye, münakaşaya başlamışlar. Bektaşi, başa çıkamıyacağını anlayınca, bırakıp, bir bakkala gitmiş. Orada 20 Liralık peynir alıp yürüyüverince, Bakkal:
"Parayı vermedin, " diye peşinde bağırmış.
"Verdim — vermedim, " tekrar bir münakaşa. Bakkal, "belki de vermiştir" diye, işi oluruna bırakmış. Bektaşi, sakin bir köşeye çekilip karnını bir iyice doyurduktan sonra, başını yukarıya kaldırıp:
"Allahım! Sen işin esasını biliyorsun; fırıncıdan al, bakkala ver" demiş.
27. Cennette yemek (ужин в раю)
Yaşlı bir Bektaşi, gemiyle yolculuğa çıkmış (пожилой бекташи на корабле в путь отправился; yolculuk — поездка, путешествие). Akşama doğru açık denizde bir fırtına kopmuş (к вечеру в открытом море буря поднялась). Gemi sallanmaya başlamış (корабль раскачиваться начал). Herkes can telaşına düşmüş (каждый за свою жизнь боялся; telaşa düşmek — встревожиться; telaş — беспокойство, паника; düşmek — падать; впадать); kimi ağlamış, kimi dua etmiş (некоторые плакали, некоторые молились; dua — молитва). Bu arada, dünya yıkılsa umrunda olmayan bir tıknefes (в это время, хриплое дыхание /человека, которому/ не было дела, если мир рухнет; tıknefes — хриплое дыхание; umur — важность, umur etmemek — не придавать значения) Bektaşi'ye sokulmuş (бекташи коснулось; sokulmak — проникнуть, пробраться):
"Erenler, sanırım bu akşam yemeğini cennette yiyeceksin (Божий человек, думаю, этот ужин в раю будешь есть)!" Baba karnını yoklamış, dolu testi su almaz (шейх живот свой потрогал, в полный кувшин воды не налить: «полный кувшин воду не берет» = в который больше ничего не вошло бы; yoklamak — осязать, проверять на ощупь):
"İmanım, ben bu akşam pek tokum, başka akşama kalsın, o yemek bozulmaz", demiş (дружище, я этим вечером чрезвычайно сыт, на другой вечер останется пусть, та пища не портится, — сказал).
27. Cennette yemek
Yaşlı bir Bektaşi, gemiyle yolculuğa çıkmış. Akşama doğru açık denizde bir fırtına kopmuş. Gemi sallanmaya başlamış. Herkes can telaşına düşmüş; kimi ağlamış, kimi dua etmiş. Bu arada, dünya yıkılsa umrunda olmayan bir tıknefes, Bektaşi'ye sokulmuş:
"Erenler, sanırım bu akşam yemeğini cennette yiyeceksin!" Baba karnını yoklamış, dolu testi su almaz:
"İmanım, ben bu akşam pek tokum, başka akşama kalsın, o yemek bozulmaz", demiş.
28. Şeytana uymak (поддаться соблазну: «чёрту последовать»)
Bektaşi babalarından biri, her nasılsa kadı olmuş (один их шейхов бекташи, как бы то ни было = Бог знает как, кадием стал). Bir gün karşısına, bir kızın bikrini izale ettiği (kızlığını bozduğu) gerekçesiyle bir çapkını çıkarmışlar (однажды к нему, на основании лишения девственности девушки, одного распутника привели; bikrini izale etmek — лишать девственности; bikir (kızlık) — девственность; izale — удаление, устранение; bozmak — портить; gerekçe — основание). Baba sormuş (шейх спросил):
"Anlat bakalım be adam, nasıl işledin bu haltı (расскажи-ка, эй, человек, как совершил эту глупость)?"
Delikanlı ezilir büzülür gibi yapmış (юноша, стыдится словно, притворился: «сделал»; ezilip büzülmek — смутиться):
"Vallahi, Kadı efendi (ей-богу, кадий эфенди)! Aslında böyle bir haltı işleyecek adam değilim (вообще такие глупости совершающим человеком я не являюсь). Ama şeytana uydum (но искушению поддался: «бесу последовал»; uymak — подходить; соответствовать; следовать чему-л.; соблюдать что-л.; поступать согласно чему-л.); o bana yol gösterdi ve oldu bir kere..." deyince, Baba gülmüş (он мне путь указал, и случилось один раз, — сказал /как/ только, шейх рассмеялся):
"Ne demek, 'şeytana uydum?' behey çapkın!" demiş (что значит ‘искушению поддался’, эй, распутник! — сказал), "şeytanın başka işi gücü yok da, tutup sana pezevenklik mi yapacak (у черта других дел/проблем нет разве, возьмет и для тебя сводничеством ли будет заниматься; güç — сила, мощь; трудность, затруднение; pezevenk — сводник)? Ya hapse girersin, ya da dünya evine (или в тюрьму оправишься, или же женишься; hapis — арест, заключение; тюрьма; dünya evine girmek — жениться, dünya evi — женитьба)!"
28. Şeytana uymak
Bektaşi babalarından biri, her nasılsa kadı olmuş. Bir gün karşısına, bir kızın bikrini izale ettiği (kızlığını bozduğu) gerekçesiyle bir çapkını çıkarmışlar: Baba sormuş:
"Anlat bakalım be adam, nasıl işledin bu haltı?"
Delikanlı ezilir büzülür gibi yapmış:
"Vallahi, Kadı efendi! Aslında böyle bir haltı işleyecek adam değilim. Ama şeytana uydum; o bana yol gösterdi ve oldu bir kere..." deyince, Baba gülmüş:
"Ne demek, 'şeytana uydum?' behey çapkın!" demiş, "şeytanın başka işi gücü yok da, tutup sana pezevenklik mi yapacak? Ya hapse girersin, ya da dünya evine!"
29. Müzisyenlerin ölmesi (смерть музыкантов)
Bektaşi, önünden geçen cenazeyi göstererek sormuş (бекташи перед ним проходящую похоронную процессию показывая, спросил):
"Kim bu (кто это)?"
"Udi Remzi Efendi (играющий на уде Ремзи эфенди; ut — уд /струнный щипковый инструмент/)."
Biraz sonra bir cenaze daha geçer (немного погодя еще одна процессия проходит):
"Peki, bu kim (ладно, это кто)?"
'Tamburi Rasih Efendi (тамбурист Расих эфенди; tambur — турецкий шестиструнный музыкальный инструмент)."
Ve üçüncü cenaze geçerken (и третья процессия проходила когда):
"Ya bu kim (а это кто)?"
"Gazelhan Hafız Recai Efendi (исполнитель газелей /песен о любви/ Хафыз Реджаи эфенди)."
Çok geçmeden darbukacı Memduh'un da cenazesi geçince (не прошло много /времени/, и играющего на дарбуке Мемдуха тело пронесли когда; darbuka — ручной жестяной барабан, имеющий форму кубка), Baba erenler sakalını sıvazlamış (шейх бороду свою погладил):
"Desene bu akşam ahirette cümbüş var (скажи-ка, этим вечером в загробном мире веселье будет; cümbüş — веселье с танцами и музыкой)!"
29. Müzisyenlerin ölmesi
Bektaşi, önünden geçen cenazeyi göstererek sormuş:
"Kim bu?"
"Udi Remzi Efendi."
Biraz sonra bir cenaze daha geçer:
"Peki, bu kim?"
'Tamburi Rasih Efendi."
Ve üçüncü cenaze geçerken:
"Ya bu kim?"
"Gazelhan Hafız Recai Efendi."
Çok geçmeden darbukacı Memduh'un da cenazesi geçince, Baba erenler sakalını sıvazlamış:
"Desene bu akşam ahirette cümbüş var!"
30. Önce besmele (сначала «бисмиллах»)
Adamın biri, çocuğunu döverken önce besmele çekiyormuş (человек один ребенка своего бил когда, сначала ‘бисмиллах’ = ‘c Божьей помощью’ говорил; besmele — произнесение формулы: 'bismillâhirrahmanirrahim' — ‘во имя Аллаха милостивого и милосердного’; besmele çekmek — произносить формулу: 'bismillâhirrahmanirrahim' /приступая к какому-л. делу/). Bunu gören Bektaşi, nedenini sormuş (это увидевший бекташи о причине спросил). Adam:
"Allah dayağı daha etkili kılsın diye (человек: «Аллах побои более действенными сделал чтобы»)."
Bektaşi gülmüş (бекташи рассмеялся):
"İmanım!" demiş, "sen bu besmeleyi, çocuğu yapmadan önce çekmeliydin (дружище! — сказал, — ты эту молитву прежде, чем ребенка делать, творить должен был)!"
30. Önce besmele
Adamın biri, çocuğunu döverken önce besmele çekiyormuş. Bunu gören Bektaşi, nedenini sormuş. Adam:
"Allah dayağı daha etkili kılsın diye."
Bektaşi gülmüş:
"İmanım!" demiş, "sen bu besmeleyi, çocuğu yapmadan önce çekmeliydin!"
31. Ahlak bozukluğu (моральное разложение; ahlâk — мораль; нравственные устои)
Bektaşi'nin biri, vali olmuş (один бекташи вали стал; vali — вали, губернатор, начальник иля/вилайета). Bir gün cezaevini denetlemeye gitmiş (однажды тюрьму проконтролировать пришел; ceza — наказание; denet — осмотр, освидетельствование; проверка; контроль). Cezaevi müdürüyle koğuşları dolaşırken mahkûmlara sormuş (с тюремным начальником камеры обходя, заключенных спросил):
"Suçunuz nedir (вина ваша какова)?"
Mahkûmların hepsi, suçsuz olduldarını, oraya bir iftira yüzünden veya bir yanlışlıktan dolayı düştüklerini söylemişler (заключенные все сказали, /что/ они невиновными являются, туда по оговору или ошибки вследствие попали; …tan dolayı — из-за, вследствие чего-либо). Aralarında yalnız bir Bektaşi (среди них только один бекташи):
"Suç bende; elime sahip olamadım (вина на мне, с собой не смог совладать: «руки своей хозяином стать не смог»), onun için buralara düştüm", deyince (поэтому в эти места попал, — сказал /как/ только), Vali, hemen cezaevi müdürüne dönmüş (вали сразу к тюремному начальнику повернулся):
"Çıkarın bu adamı buradan, yoksa diğerlerin de ahlakını bozar!" demiş (удалите этого человека отсюда, иначе у других тоже мораль разложит: «испортит», — сказал).
31. Ahlak bozukluğu
Bektaşi'nin biri, vali olmuş. Bir gün cezaevini denetlemeye gitmiş. Cezaevi müdürüyle koğuşları dolaşırken mahkûmlara sormuş:
|
Из за большого объема этот материал размещен на нескольких страницах:
1 2 3 4 5 6 7 |


