88. Av (охота)

Tanınmış avcılardan Sultan Mehmet (4. Mehmet) (из известных охотников султан Мехмет (Мехмет IV), bir gün adamlarıyla birlikte ava çıkmış (однажды со своими людьми вместе на охоту вышел). Yolda bir Bektaşi'yle karşılaşmış (по дороге с одним бекташи встретился). O gün akşama değin hiç bir şey vuramamış (в тот день до вечера никого подстрелить не смог; değin — послелог: до; vurmak — бить, ударить; сразить, убить, застрелить); ne bir keklik, ne tavşan, ne de güvercin (ни куропатку, ни зайца, ни голубя). Bunun sebebini de, sabahleyin karşılaştığı Bektaşi dervişinin uğursuzluğuna bağlamış (а причину этого со дурной приметой /встречи/ дервиша-бекташи, /которого/ он встретил утром, связал; sebep — причина, uğursuzluk — плохая примета; дурное предзнаменование; uğur — хорошая примета; доброе предзнаменование).

Bu duruma çok öfkelenen Sultan, adamlarını çağırıp (на это положение сильно рассердившийся султан):

"Tez elde o uğursuz dervişi bulup bana getirin!" demiş (скорейшим образом того злосчастного дервиша найдите, ко мне приведите! — сказал).

Bektaşi'yi bulup yaka paça sultanın huzuruna çıkarmışlar (бекташи обнаружив, силой к султану притащили; yaka paça — силой, yaka — воротник, paça — нижняя часть брюк).

Sultan (султан):

"Bre uğursuz, nabekâr (эй, злополучный бездельник; uğursuz — приносящий несчастье)! Sabahleyin karşıma çıktın (утром мне навстречу вышел), bu yüzden akşama kadar hiç bir şey vuramadım (поэтому до вечера ничего не смог подстрелить я)..." demiş ve adamlarına dönüp (сказал и, к людям своим повернувшись), "vurun şu uğursuzun kellesini!" diye emir vermiş (отрубите эту злополучную голову! — приказ отдал).

Bektaşi bakmış ki kelle gidecek (бекташи увидел, что голова пропала: «уйдет»), son sözünü açıklamak için ricada bulunmuş (свои последние слова высказать чтобы, позволения попросил; rica — просьба):

"İnsaf, bre Sultanım!" demiş (помилуй, эй, султан мой! — сказал; insaf — милосердие, сочувствие, сострадание), "siz bana rastladınız, sadece bir keklik vuramadınız (вы меня встретили, всего лишь куропатку не смогли подстрелить), ama ben size rastladım, şimdi kellem gidiyor (но я вас встретил, /и/ сейчас голова моя пропадает). Söyleyin şimdi, hangimiz daha uğursuzuz (скажите теперь, кто из нас более приносящий несчастье)!"

88. Av

Tanınmış avcılardan Sultan Mehmet (4. Mehmet), bir gün adamlarıyla birlikte ava çıkmış. Yolda bir Bektaşi'yle karşılaşmış. O gün akşama değin hiç bir şey vuramamış; ne bir keklik, ne tavşan, ne de güvercin. Bunun sebebini de, sabahleyin karşılaştığı Bektaşi dervişinin uğursuzluğuna bağlamış.

Bu duruma çok öfkelenen Sultan, adamlarını çağırıp:

"Tez elde o uğursuz dervişi bulup bana getirin!" demiş.

Bektaşi'yi bulup yaka paça sultanın huzuruna çıkarmışlar.

Sultan:

"Bre uğursuz, nabekâr! Sabahleyin karşıma çıktın, bu yüzden akşama kadar hiç bir şey vuramadım..." demiş ve adamlarına dönüp, "vurun şu uğursuzun kellesini!" diye emir vermiş.

Bektaşi bakmış ki kelle gidecek, son sözünü açıklamak için ricada bulunmuş:

"İnsaf, bre Sultanım!" demiş, "siz bana rastladınız, sadece bir keklik vuramadınız, ama ben size rastladım, şimdi kellem gidiyor. Söyleyin şimdi, hangimiz daha uğursuzuz!"

89. Dönme (превращение)

Bektaşi kullarından derviş Lütfü (из рабов Божьих дервиш-бекташи Лютфи; kul — раб), bir Ramazan akşamı dergâhın bahçesine çilingir sofrasını kurup tam demlenirken (однажды вечером в рамазан в саду текке на скорую руку угощение собрав, /алкоголь/ выпивал когда; çilingir sofrası — угощение /спиртное и еда/, собранное на скорую руку; sofra — накрытый стол; dergâh — текке, обитель дервишей), mahalle imamı orada geçer (квартальный имам там проходит)

"Ne yapıyorsun hazret?", diye sorar (что делаешь, почтеннейший? — спрашивает).

НЕ нашли? Не то? Что вы ищете?

"Ne yapacağım? Soframı kurdum, defigam ediyorum (sıkıntıyı gideriyorum) (что мне делать? На стол накрыл, тоску разгоняю; defigam — /перс./ развеивание тоски, печали; defi — удаление, отталкивание). Güzel mezeler de var, canın çektiyse sen de buyur!" der (прекрасные закуски также есть, душа твоя хочет если, ты тоже, пожалуйста! — говорит).

İmam (имам):

"Tövbe, tövbe!.. Hâşâ sümme hâşâ!.." der (прости, Господи! Боже упаси, никогда! — говорит; tövbe — раскаяние; hâşâ ничего подобного!; ну что ты!; Боже упаси!), "güzel mezeler senin olsun, benim ihtiyacım yok (прекрасные закуски твоими будут пусть, у меня потребности нет)."

Derviş Lütfü tekrar ısrar edince (дервиш Лютфи повторно настоял когда), imam sofraya oturur (имам за стол садится), bir o mezeden, bir bu mezeden derken (немного той закуски, немного этой /пробовал/ когда), sonunda kadehi de boşaltır (в конце концов и стаканчик опрокидывает: «опустошает»). Bu arada Yeniçeri devriyesi karşılarına dikilir ve bağırır (в это время янычарский патруль перед ними предстает и кричит; devir — вращение; кругооборот; обход):

"Bre zındıklar (эй, безбожники)! Utanmıyor musunuz (не стыдитесь ли)? Yürüyün bakalım, doğru ağaya (ступайте-ка, прямо к командиру)!" Yeniçeri ağası, dervişe sert bir çıkışla (янычарский командир дервиша со строгим упреком):

"Adın ne be herif?" diye sorar (как тебя зовут, эй, тип? — спрашивает). Derviş Lütfü, düzensiz bir şiveyle (дервиш Лютфи ломаным выговором):

"Karabet kulunuz (Карабет, раб ваш)."

"Ermenisin ha (ты армянин, а)?.. Şöyle dur öyleyse (вот так стой, раз так)!"

İmama döner (к имаму поворачивается):

"Ya senin adın (а тебя как зовут)?"

İmam, ismini söyledikten sonra, ağa (имам, имя свое назвал после того как, командир):

"Yıkın zındığı falakaya, verin sopayı!" diye emir verir (повалите безбожника на фалаку, дайте палок! — приказ дает; faláka — фалака /деревяшка, к которой привязывали ноги и затем били палками по пяткам/).

Derviş Lütfü, imamın çığlıklarını duyunca (дервиш Лютфи имама крики услышав), dayanmaz, ağaya dönerek (не выдерживает, к командиру поворачиваясь):

"Ağa hazretleri, müslüman olmak istiyorum (почтеннейший командир, мусульманином стать хочу)."

Ağanın gözleri parıldar (глаза командира сияют):

"Çok güzel!" der (прекрасно! — говорит он).

Bunun üzerine Bektaşi (на это бекташи):

"Yalnız sizden bir ricam olacak (только к вам одна просьба будет). Bu adamı serbest bırakınız (этого человека освободите; serbest — свободный)!"

Baba erenler derhal kelime-ı şehadet getirir (шейх сразу формулу исповедования веры приносит; kelime-ı şehadet — «слово свидетельства»), müslüman edilir; imam serbest bırakılır (/дервиш/ мусульманином делается, имама освобождают: «имам свободным оставляется = отпускается»; bırakmak — бросать, оставлять; пускать, отпускать).

Sokağa fırlar fırlamaz, derviş Lütfü, imamın kulağına fısıldar (на улицу выскочили они когда, дервиш Лютфи на ухо имаму шепчет; kulak — ухо):

"Gördün mü be imanım?" der (видел ли, дружище? — говорит он), "gâvur oldum kendimi, Müslüman oldum seni kurtardım (неверным стал — себя, мусульманином стал — тебя спас)."

89. Dönme

Bektaşi kullarından derviş Lütfü, bir Ramazan akşamı dergâhın bahçesine çilingir sofrasını kurup tam demlenirken, mahalle imamı orada geçer

"Ne yapıyorsun hazret?", diye sorar.

"Ne yapacağım? Soframı kurdum, defigam ediyorum (sıkıntıyı gideriyorum). Güzel mezeler de var, canın çektiyse sen de buyur!" der.

İmam:

"Tövbe, tövbe!.. Hâşâ sümme hâşâ!.." der, "güzel mezeler senin olsun, benim ihtiyacım yok."

Derviş Lütfü tekrar ısrar edince, imam sofraya oturur, bir o mezeden, bir bu mezeden derken, sonunda kadehi de boşaltır. Bu arada Yeniçeri devriyesi karşılarına dikilir ve bağırır:

"Bre zındıklar! Utanmıyor musunuz? Yürüyün bakalım, doğru ağaya!" Yeniçeri ağası, dervişe sert bir çıkışla:

"Adın ne be herif?" diye sorar. Derviş Lütfü, düzensiz bir şiveyle:

"Karabet kulunuz."

"Ermenisin ha?.. Şöyle dur öyleyse!"

İmama döner:

"Ya senin adın?"

İmam, ismini söyledikten sonra, ağa:

"Yıkın zındığı falakaya, verin sopayı!" diye emir verir.

Derviş Lütfü, imamın çığlıklarını duyunca, dayanmaz, ağaya dönerek:

"Ağa hazretleri, müslüman olmak istiyorum."

Ağanın gözleri parıldar:

"Çok güzel!" der.

Bunun üzerine Bektaşi:

"Yalnız sizden bir ricam olacak. Bu adamı serbest bırakınız!"

Baba erenler derhal kelime-ı şehadet getirir, müslüman edilir; imam serbest bırakılır.

Sokağa fırlar fırlamaz, derviş Lütfü, imamın kulağına fısıldar:

"Gördün mü be imanım?" der, "gâvur oldum kendimi, Müslüman oldum seni kurtardım."

90. Paşa haksız (паша неправ)

Varlıklı bir paşa, evinde resmi bir ziyafet vermiş (состоятельный паша в доме своем официальный прием устроил). Yemekten sonra konuklarından biriyle oturup satranç oynamış (после ужина с одним из гостей сев, в шахматы сыграл). Bir ara anlaşmazlık çıkmış (в один момент недоразумение произошло; anlaşmak — договориться с кем, прийти к взаимопониманию). Paşa, etrafındakilerine sormuş (паша вокруг находящихся спросил):

"Siz de izlediniz (вы тоже наблюдали). Kimin haklı, kimin haksız olduğunu, söyleyin!" demiş (кто прав, кто неправ, скажите! — сказал).

Fakat hiç kimseden ses çıkmamış (однако никто звука не издал). Tam bu sırada içeriye giren bir Bektaşi Babası (как раз в это время внутрь вошедший шейх бекташи):

"Paşam, siz haksızsınız!" demiş (паша, вы неправы! — сказал).

Paşa şaşırmış (паша удивился):

"Erenler, sen daha yeni içeri girdin (Божий человек, ты только что вошел). Kimin haklı, kimin haksız olduğunu nereden bileceksin (кто прав, кто неправ, как узнаешь)?"

Baba kıs kıs gülmüş (шейх ехидно рассмеялся; kıs kıs gülmek — хихикать):

"Paşam, eğer siz haklı olsaydınız (паша, если бы вы были правы), bu kadar insan, sorunuz karşısında suspus olmazdı (столько людей на ваш вопрос в ответ молчаливыми не были бы; suspus — замолчавший, притихший); "Paşam siz haklısınız" derlerdi (паша, вы правы! — сказали бы). Ama hiç kimseden ses çıkmadığına göre (но, судя по тому, что никто голоса не подал; göre — послелог: согласно, в соответствии), anladım ki, haksız olan sizsiniz (я понял, что неправы вы: «неправым являющийся — вы»)!"

90. Paşa haksız

Varlıklı bir paşa, evinde resmi bir ziyafet vermiş. Yemekten sonra konuklarından biriyle oturup satranç oynamış. Bir ara anlaşmazlık çıkmış. Paşa, etrafındakilerine sormuş:

"Siz de izlediniz. Kimin haklı, kimin haksız olduğunu, söyleyin!" demiş.

Fakat hiç kimseden ses çıkmamış. Tam bu sırada içeriye giren bir Bektaşi Babası:

"Paşam, siz haksızsınız!" demiş.

Paşa şaşırmış:

"Erenler, sen daha yeni içeri girdin. Kimin haklı, kimin haksız olduğunu nereden bileceksin?"

Baba kıs kıs gülmüş:

"Paşam, eğer siz haklı olsaydınız, bu kadar insan, sorunuz karşısında suspus olmazdı; "Paşam siz haklısınız" derlerdi. Ama hiç kimseden ses çıkmadığına göre, anladım ki, haksız olan sizsiniz!"

91. Buyurun cenaze namazına (пожалуйте на заупокойный намаз; cenaze — похороны)!

İçkinin yasak edildiği bir dönemde (во времена, когда выпивка была запрещена; dönem — период), Bektaşi zilzurna sarhoş sokakta yürürken (бекташи мертвецки пьяным по улице шел когда; zil — звонок; zurna — зурна /духовой музыкальный инструмент/), karşısına aşina bir yüz çıkmış (перед ним знакомое лицо появилось). Çilingir sofrası yarenlerinden biri sanarak, sormuş (подумав, /что это/ один из его друзей по застолью, он спросил; yaren — друг, товарищ; sanmak — думать):

"Erenler, seni acaba nerede görmüştüm (Божий человек, тебя, интересно, где видел я)? Balıkpazarı'nda Koço'da mı (в Балыкпазары у Кочо ли)?"

"Hayır (нет)."

"Samatya'da Apostol'da mı (в Саматье у Апостола ли)?"

"Hayır (нет)."

"Karagümrük'te Artin'de mi (в Карагюмрюке у Артина ли)?"

"Hayır (нет)."

"Allah Allah (Боже, Боже)! Peki nerede görmüş olabilirim (ладно, где видеть мог)?"

"Belki bir kabul resminde görmüş olabilirsiniz (может, на приеме официальном видеть мог)."

Bektaşi, bir iyice düşündükten sonra (бекташи хорошенько подумал после того как), karşısında duran kişinin Sultan olduğunu anlamış (/то, что/ напротив него стоящий человек султаном является, понял); beti benzi kül kesilmiş (сильно побледнел; bet beniz — цвет лица; kül — пепел; beti benzi kül kesilmek — сильно побледнеть от волнения) ve sırtüstü oraya uzanmış (и на спину там лег; sırt — спина):

"Ey ahali, buyurun cenaze namazına!" demiş (эй, люди, пожалуйте на заупокойный намаз! — сказал; ahali — население, жители).

(Здесь перечисляются кварталы Стамбула и, как совершенно очевидно, имена немусульманских трактирщиков — греков и армян).

91. Buyurun cenaze namazına!

İçkinin yasak edildiği bir dönemde, Bektaşi zilzurna sarhoş sokakta yürürken, karşısına aşina bir yüz çıkmış. Çilingir sofrası yarenlerinden biri sanarak, sormuş:

"Erenler, seni acaba nerede görmüştüm? Balıkpazarı'nda Koço'da mı?"

"Hayır."

"Samatya'da Apostol'da mı?"

"Hayır."

"Karagümrük'te Artin'de mi?"

"Hayır."

"Allah Allah! Peki nerede görmüş olabilirim?"

"Belki bir kabul resminde görmüş olabilirsiniz."

Bektaşi, bir iyice düşündükten sonra, karşısında duran kişinin Sultan olduğunu anlamış; beti benzi kül kesilmiş ve sırtüstü oraya uzanmış:

"Ey ahali, buyurun cenaze namazına!" demiş.

HAZIRCEVAPLIK VE ÖZELEŞTİRİ

НАХОДЧИВОСТЬ И САМОКРИТИКА

92. Başın bağlandığı yer (место, к которому привязана голова)

Bir mecliste dini konular konuşuluyormuş (на одном заседании религиозные темы обсуждались). Köy imamı görüşünü açıklamış (деревенский имам свой взгляд изложил):

"Benim başım Kuran'a bağlı (моя голова к Корану привязана). Çünkü Müslümanız ve her Müslümanın başı Kuran'a bağlıdır (потому что мы мусульмане, и каждого мусульманина голова к Корану привязана)."

Cemaatin büyük çoğunluğu da bu görüşü onaylamış (собрания подавляющее большинство тоже этот взгляд одобрило). Ancak, kenarda konuşulanları dinleyen Bektaşi dervişinden hiç ses çıkmamış (только в стороне говорящих слушающий дервиш бекташи вовсе голос не подал). Birisi sormuş (один спросил):

"Erenler sen ne diyorsun (Божий человек, /а/ ты что скажешь)? Senin başın nereye bağlı (твоя голова к чему привязана)?"

Bektaşi, hiç düşünmeden (бекташи, совсем не задумываясь):

"Benim başım gövdeme bağlı, imanım!" demiş (моя голова к телу моему привязана, дружище! — сказал; gövde — туловище).

92. Başın bağlandığı yer

Bir mecliste dini konular konuşuluyormuş. Köy imamı görüşünü açıklamış:

"Benim başım Kuran'a bağlı. Çünkü Müslümanız ve her Müslümanın başı Kuran'a bağlıdır."

Cemaatin büyük çoğunluğu da bu görüşü onaylamış. Ancak, kenarda konuşulanları dinleyen Bektaşi dervişinden hiç ses çıkmamış. Birisi sormuş:

"Erenler sen ne diyorsun? Senin başın nereye bağlı?"

Bektaşi, hiç düşünmeden:

"Benim başım gövdeme bağlı, imanım!" demiş.

93. Meçhul bir ölü (безвестный покойник)

Bir cenaze alayı geçiyormuş (похоронная процессия проходила). Bektaşi Babası da durup bakıyormuş (шейх бекташи же стоял, смотрел). Yanına yaklaşan bir genç sormuş (к нему приблизившийся молодой человек спросил):

"Baba, bu ölen kim acaba (отец, этот умерший кто, интересно)?"

Bektaşi (бекташи):

"Vallahi evlat, iyi bilmiyorum ama, herhalde tâbutun içindeki", demiş (ей-богу, сынок, точно не знаю, но, вероятно, /тот, кто находится/ внутри гроба, — сказал; tâbut — гроб).

93. Meçhul bir ölü

Bir cenaze alayı geçiyormuş. Bektaşi Babası da durup bakıyormuş. Yanına yaklaşan bir genç sormuş:

"Baba, bu ölen kim acaba?"

Bektaşi:

"Vallahi evlat, iyi bilmiyorum ama, herhalde tâbutun içindeki", demiş.

94. Baskın (нападение)

Eşkıyalar oteli basmışlar (бандиты на отель напали). Bektaşi de orada yatıyormuş (бекташи же там спал). Art arda tabancalar, tüfekler patlamış (друг за другом пистолеты, винтовки выстреливали). Bağrışıp, çağrışmalar ve imdat sesleri (гам: «крича», перекликивания и крики о помощи; imdat — помощь; çağrışmak — перекликаться, звать друг друга; шуметь, галдеть)...

Bektaşi ise, yorganı kafasına çekmiş, hiç kımıldanmıyor (бекташи же одеяло на голову натянул, не шелохнется). Eşkıyanın biri seslenmiş (один из бандитов крикнул):

"Hey yataktaki (эй, /находящийся/ на кровати)! Sen de kalk (ты тоже поднимайся)!"

Bektaşi, hiç bozuntuya vermeden (бекташи, вовсе вида не подавая; bozuntu — растерянность, смущение) ve başını yorganın altından çıkarmadan şöyle seslenmiş (голову из-под одеяла не высовывая, так крикнул):

"Erenler, müsaade ederseniz, ben hiç kalkmıyayım (Божьи люди, позволите если, я вовсе ставать не буду; müsaade — разрешение, позволение)! Kalkarsam sonra ölü sayısı artar!" demiş (поднимусь если, потом число погибших возрастет! — сказал; sayı — число; artmak — увеличиваться, возрастать).

94. Baskın

Eşkıyalar oteli basmışlar. Bektaşi de orada yatıyormuş. Art arda tabancalar, tüfekler patlamış. Bağrışıp, çağrışmalar ve imdat sesleri...

Bektaşi ise, yorganı kafasına çekmiş, hiç kımıldanmıyor. Eşkıyanın biri seslenmiş:

"Hey yataktaki! Sen de kalk!"

Bektaşi, hiç bozuntuya vermeden ve başını yorganın altından çıkarmadan şöyle seslenmiş:

"Erenler, müsaade ederseniz, ben hiç kalkmıyayım! Kalkarsam sonra ölü sayısı artar!" demiş.

95. Cennet ödülü (райская награда)

Bir Alevi'yle bir Sünni, iki arkadaş sohbet ediyorlarmış (алавит и суннит, два друга беседовали).

Alevi, Sünni arkadaşına sormuş (алавит друга-суннита спросил):

"Cennete gittiğinizde nasıl ödüllendirileceksiniz (в рай оправитесь когда, как вознаграждены будете; ödüllendirmek — вознаграждать; ödüllendirilmek — быть вознагражденным; ödül — награда)?"

Sünni (суннит):

"Güllük, gülistanlık bahçe içerisinde (в полном роз райском саду; güllük — розарий; gülistanlık — розарий; güllük gülistanlık — райский уголок), kırk huri, kırk zemzem pınarı, çeşit çeşit meyveler ve saire (сорок гурий, сорок источников со сладкой водой, разнообразные фрукты и так далее; Zemzem — Земзем /название колодца у Каабы в Мекке/; святая вода; pınar — источник; çeşit — сорт, род, вид). Peki, olmaz ya, farz edelim ki sen de cennete gittin (ладно, /этого/ не будет = оставим это, но предположим, что ты тоже в рай отправился; farz — предположение); ya sen ne umuyorsun (а ты на что надеешься)?"

Alevi (алавит):

"Üzüm bağları, birbirinden nefis çeşit çeşit şaraplar..." deyince (виноградники, разнообразные вина, одно другого вкуснее, — сказал /как/ только; bağ — виноградник; сад; nefis — прекрасный, редкий),

Sünni öfkelenmiş (суннит разъярился):

"Kardeşim," demiş, "orası meyhane mi (братец, — сказал, там кабак разве)?"

Alevi (алавит):

"Peki ya kerhane mi (ладно, а публичный дом разве)?"

95. Cennet ödülü

Bir Alevi'yle bir Sünni, iki arkadaş sohbet ediyorlarmış.

Alevi, Sünni arkadaşına sormuş:

"Cennete gittiğinizde nasıl ödüllendirileceksiniz?"

Sünni:

"Güllük, gülistanlık bahçe içerisinde, kırk huri, kırk zemzem pınarı, çeşit çeşit meyveler ve saire. Peki, olmaz ya, farz edelim ki sen de cennete gittin; ya sen ne umuyorsun?"

Alevi:

"Üzüm bağları, birbirinden nefis çeşit çeşit şaraplar..." deyince,

Sünni öfkelenmiş:

"Kardeşim," demiş, "orası meyhane mi?"

Alevi:

"Peki ya kerhane mi?"

96. Yanıltı (ошибка/оплошность)

Bektaşi'nin biri, hazır bulunduğu bir mecliste (один бекташи на одном собрании, где он присутствовал; hazır bulunmak — присутствовать; meclis — собрание, заседание), orada bulunmayan birisini başlamış övmeye (там не присутствующего одного /человека/ начал хвалить). Bunu işiten canlardan biri (это услышавший один человек):

"Baba Erenler, siz onu öve öve göklere çıkardınız (святой шейх, вы его расхваливая, до небес вознесли), ama o geçenlerde hakkınızda yalnız kötü şeyler anlatıyordu" deyince Bektaşi (а он недавно о вас только плохие вещи рассказывал, — сказал когда, бекташи):

"İhtimal ki, her ikimiz de yanılıyoruz!" demiş (возможно, что мы оба ошибаемся! — сказал).

96. Yanıltı

Bektaşi'nin biri, hazır bulunduğu bir mecliste, orada bulunmayan birisini başlamış övmeye. Bunu işiten canlardan biri:

"Baba Erenler, siz onu öve öve göklere çıkardınız, ama o geçenlerde hakkınızda yalnız kötü şeyler anlatıyordu" deyince Bektaşi:

"İhtimal ki, her ikimiz de yanılıyoruz!" demiş.

97. Çalınmış mal gibi (украденный товар словно; çalmak — бить, ударять, стучать; красть, воровать; çalınmak — быть украденным)

Bektaşi'nin biri, Ramazan günü evine gelen konukların görmemesi için (один бекташи, в день рамазана в дом его пришедшие гости не видели чтобы), mutfağın bir köşesine çekilmiş (в уголок кухни отошел); gizlice yemeğini yerken karısı içeri girmiş (тайком ел он когда, жена его внутрь вошла):

"Ne yapıyorsun orda?" diye sorunca (что ты делаешь там? — спросила когда), Bektaşi, acındırır bir sesle şöyle yanıt vermiş (бекташи жалостливым голосом такой ответ дал):

"Senin miskin kocan, kendi ekmeğini çalınmış mal gibi halktan gizli yemeye mecbur oluyor (твой убогий муж собственную еду, словно украденный товар, от людей тайком есть вынужден; mecbur — принужденный, вынужденный; halk — народ)!"

97. Çalınmış mal gibi

Bektaşi'nin biri, Ramazan günü evine gelen konukların görmemesi için, mutfağın bir köşesine çekilmiş; gizlice yemeğini yerken karısı içeri girmiş:

"Ne yapıyorsun orda?" diye sorunca, Bektaşi, acındırır bir sesle şöyle yanıt vermiş:

"Senin miskin kocan, kendi ekmeğini çalınmış mal gibi halktan gizli yemeye mecbur oluyor!"

98. Bilmece (загадка)

Hoca'nın biri, camide vâzederken (один ходжа в мечети проповедовал когда), bir ara cemaate şöyle bir soru sormuş (к какой-то момент общине вопрос задал: «спросил»):

"Ey cemaat-ı Müslimin (эй, община мусульманская)! Öyle bir yer vardır ki (такое одно место есть, что), zengin-fakir; genç-ihtiyar, içi buruk, benzi soluk (богатый — бедный, молодой — старый, удрученный, с лицом бледным; buruk — крученый, вывихнутый; обидчивый /о человеке/; içi buruk — с душой раненой: «вывихнутой»; iç — внутренняя часть; сердце, душа, духовный мир /человека/), her kim oraya girerse (кто бы туда ни вошел), gönlü ferahlar, yüzü güler, şen ve mutlu çıkar (душа его успокаивается, лицо смеется, радостным и счастливым становится он; gönül — душа, сердце). Bilin bakalım, burası neresidir (узнайте-ка, что это за место; burası — это место; neresi — какое место)?

Arka sıralarda oturan Bektaşi, hemen cevabı yapıştırmış (на задних рядах сидящий бекташи сразу ответ выдал: «приклеил»):

"Meyhane (кабак)!"

98. Bilmece

Hoca'nın biri, camide vâzederken, bir ara cemaate şöyle bir soru sormuş:

"Ey cemaat-ı Müslimin! Öyle bir yer vardır ki, zengin-fakir; genç-ihtiyar, içi buruk, benzi soluk, her kim oraya girerse, gönlü ferahlar, yüzü güler, şen ve mutlu çıkar. Bilin bakalım, burası neresidir?

Arka sıralarda oturan Bektaşi, hemen cevabı yapıştırmış:

"Meyhane!"

99. Haydi bana eyvallah (ладно, с Богом; éyvallah — до свидания!, с Богом!; спасибо!, благодарю!; пусть будет так!; ладно!)

Bir Alevi Dedesi, curasını tamir etmek için bir sazcıya gitmiş (один алавитский деде/шейх, джуру свою починить чтобы, к продавцу сазов отправился; cura — джура, струнный народный инструмент /маленький саз/). Selam verdikten sonra (поздоровался после того как):

"Oğlum, şu benim saza bir bakar mısın (сынок, этот мой саз посмотришь ли)? Bazı perdeleri eksik, tamamlayıver," demiş (некоторых ладов не хватает, добавь побыстрей; vermek — здесь вспомогательный глагол, выражает быстроту действия; tamamlamak — дополнять; пополнять).

Usta: "Peki amca!" demiş (уста: «Хорошо, дядя!» — сказал; usta — уста, мастер; amca — дядя /брат отца/; дядя /вежливое обращение к старшим/), Dedeyi oturtup, çırağına seslenmiş (деде усадив, подмастерью крикнул):

"Oğlum Bekir, Osman'a git (сынок, Бекир, к Осману ступай)! 'Ömer Usta gönderdi' de (Омер-уста послал, скажи); yirmibeşlik misina getir (леску на двадцать пять принеси; misina — леска), Dede'nin curasını saralım (на дедушкину джуру натянем)." Bunu işiten Dede, yerinden kalkmış (это услышавший дед с места своего поднялся), sazı ustanın elinden öfkeyle alıp şunları söyemiş (саз из рук усты гневно забрав, вот что сказал):

"Demek ki, Bekir Osman'a gidecek (значит, Бекир к Осману пойдет), misina alıp gelecek (леску взяв, принесет), Ömer tamir edecek (Омер починит; tamir — починка, ремонт), soyka Dede de bunu çalacak ha (а несчастный деде на нем играть будет, а; soyka — одежда, снимаемая с убитых или пленных)!.. Yaptırmam daha iyi (чинить не стану — лучше /будет/). Haydi bana eyvallah (ладно, с Богом = я ухожу)!"

(Бекир (Абу Бакр), Омер (Умар), Осман (Усман) — первые три халифа, особенно почитаемые суннитами.)

99. Haydi bana eyvallah

Bir Alevi Dedesi, curasını tamir etmek için bir sazcıya gitmiş. Selam verdikten sonra:

"Oğlum, şu benim saza bir bakar mısın? Bazı perdeleri eksik, tamamlayıver," demiş.

Usta: "Peki amca!" demiş, Dedeyi oturtup, çırağına seslenmiş:

"Oğlum Bekir, Osman'a git! 'Ömer Usta gönderdi' de; yirmibeşlik misina getir, Dede'nin curasını saralım." Bunu işiten Dede, yerinden kalkmış, sazı ustanın elinden öfkeyle alıp şunları söyemiş:

"Demek ki, Bekir Osman'a gidecek, misina alıp gelecek, Ömer tamir edecek, soyka Dede de bunu çalacak ha!.. Yaptırmam daha iyi. Haydi bana eyvallah!"

Из за большого объема этот материал размещен на нескольких страницах:
1 2 3 4 5 6 7