"İşte Erenler, senin misafir olabileceğin yer ancak burası olabilir", demiş. Misafir, birdenbire irkilmiş:

"Burası da neresi?" diye sorunca, Bektaşi, gayet sakin:

"Canım tanıyamadın mı? Senin kayınpederinin evi."

62. Her gün taciz etmem (каждый день надоедать не буду; taciz — надоедание, taciz etmek — надоедать, беспокоить, докучать; причинять беспокойство)

"Ramazan ayı, dileklerin kabul edildiği bir aydır (рамазан месяц — месяц, /когда/ принимаются желания). Allah'tan ne istersen verir", demişler (у Аллаха что попросишь, даст, — поговаривали).

Bunu duyan Bektaşi, çoktan beri veremediği borcunu ödemek için (это услышавший бекташи, давно невыплаченный долг оплатить чтобы), kalkmış camiye gitmiş (поднялся, в мечеть пошел). Namazını kılıp duaya başlamış (намаз совершив, молиться начал):

"Yarabbi (о Создатель)! Evine ilk defa geldiğim gündür (/это/ первый день, /когда/ в дом твой я пришел). Ben, bunlar gibi günde beş defa gelip Seni taciz etmem (я, им подобно, в день пять раз приходя, тебя надоедать не буду; taciz — надоедание). Borcumu verecek kadar para ihsan eyle, bir daha da gelmem!" demiş (долг мой отдать чтобы, деньги подари, и еще раз не приду! — сказал; ihsan — благодеяние, милость; eylemek — /вспомогательный глагол/ делать; совершать какое-л. действие).

62. Her gün taciz etmem

"Ramazan ayı, dileklerin kabul edildiği bir aydır. Allah'tan ne istersen verir", demişler.

Bunu duyan Bektaşi, çoktan beri veremediği borcunu ödemek için, kalkmış camiye gitmiş. Namazını kılıp duaya başlamış:

"Yarabbi! Evine ilk defa geldiğim gündür. Ben, bunlar gibi günde beş defa gelip Seni taciz etmem. Borcumu verecek kadar para ihsan eyle, bir daha da gelmem!" demiş.

TANRI VE EVLİYA İLİŞKİLERİ

ОТНОШЕНИЕ К БОГУ И СВЯТЫМ

63. Aksini yapıyor (противоположное делает)

Adamın biri, hasta yatmakta olan çocuğuna okuyup dua etmesi için (один человек для своего больным лежащего ребенка почитал молитвы чтобы; yatmak — лежать, ложиться), bir Bektaşi babasını çağırmış (одного шейха бекташи позвал). Bektaşi gelip çocuğun başında elini sürüp, okuyup üfleyerek (бекташи, придя, по голове ребенка рукой водя, /молитвы/ читая, шептал; üflemek — дуть):

"İnşallah bu çocuk ölür!" demiş (даст Бог, этот ребенок умрет! — сказал).

Buna fena halde canı sıkılan ev sahibi (из-за этого плохим образом = крайне огорчившийся дома хозяин; -a canı sıkılmak —огорчаться, раздражаться из-за чего-л.; can — душа), ses çıkarmadan Bektaşi'yi yolcu etmiş (голоса не подав, бекташи выпроводил/с бекташи попрощался: «путником сделал»). Aradan birkaç gün geçince (между тем несколько дней прошло когда) hasta çocuk iyileşip kalkmış (больной ребенок выздоровев, поднялся) ve bir gün Bektaşi'ye rastlayan adam (и однажды бекташи встретивший человек):

"Baba erenler, geçen gün seni götürüp hastamıza dua etmeni istemiştik (святой шейх, прошлым днем тебя приведя, за больного нашего помолиться тебя попросили). Siz aksine beddua ettiniz, fakat, Allah'a çok şükür (вы наоборот прокляли, однако, Аллаху большое благодарение; beddua — проклятие)! Çocuk iyileşti (ребенок выздоровел). Senin kötülüğün sana kaldı", deyince Bektaşi adama dönmüş (твое зло тебе осталось, — сказал /как/ только, бекташи к человек обернулся):

"Bak oğlum!" demiş (смотри, сынок! — сказал), "o sıralar benim Allah ile aram pek iyi değildi (в то время мои с Аллахом отношения очень хорошими не были); dediklerimin hep aksini yapıyordu (сказанное мной постоянно наоборот делал он). Öyle istedim ki, çocuğa sıhhat versin (так я попросил, чтобы ребенку здоровье дал он)!"

63. Aksini yapıyor

Adamın biri, hasta yatmakta olan çocuğuna okuyup dua etmesi için, bir Bektaşi babasını çağırmış. Bektaşi gelip çocuğun başında elini sürüp, okuyup üfleyerek:

"İnşallah bu çocuk ölür!" demiş.

Buna fena halde canı sıkılan ev sahibi, ses çıkarmadan Bektaşi'yi yolcu etmiş. Aradan birkaç gün geçince hasta çocuk iyileşip kalkmış ve bir gün Bektaşi'ye rastlayan adam:

НЕ нашли? Не то? Что вы ищете?

"Baba erenler, geçen gün seni götürüp hastamıza dua etmeni istemiştik. Siz aksine beddua ettiniz, fakat, Allah'a çok şükür! Çocuk iyileşti. Senin kötülüğün sana kaldı", deyince Bektaşi adama dönmüş:

"Bak oğlum!" demiş, "o sıralar benim Allah ile aram pek iyi değildi; dediklerimin hep aksini yapıyordu. Öyle istedim ki, çocuğa sıhhat versin!"

64. Yağmur duası (молитва о дожде)

Bir köyde yağmur duasına çıkmışlar (в одной деревне на молитву о дожде вышли). Bektaşi de bunlara katılmış (бекташи тоже к ним присоединился). Cemaatin arkasından giderken (за общиной вслед шел когда), eline geçirdiği bir ağaç dalını kendi tarlasına dikip (в руку ему попавшую ветку дерева на свое поле воткнув), başını yukarı kaldırmış (голову вверх поднял):

"Bizim tarla da işte burası (наше поле же вот тут). Bari iyice bir yağmur yağdır da sulansın!" demiş (хотя бы хороший дождь пошли, чтобы оросилось! — сказал).

Yağmur duası bitmiş (молитва о дожде закончилась); herkes evine dönmüş ve o akşam şiddetli bir yağmur ve dolu yağmış (все по домам разошлись, и в тот вечер сильный дождь и град пошел). Bektaşi sabahleyin tarlasını gezmeğe gitmiş, bir de ne görsün (бекташи утром поле свое осмотреть пошел, и что же видит; gezmek — ходить, расхаживать; бродить; осматривать /город, музей и т. п./)? Dolu, bilhassa kendi tarlasındaki ekini mahvedip toprağa katmış (град в особенности на его поле /находившиеся/ посевы уничтожив, с почвой смешался; mahvetmek — губить; уничтожать; истреблять). O vakit başını yukarı kaldırarak Allah'a şöyle seslenmiş (тогда, голову вверх подняв, Аллаху так крикнул):

"Kabahat sende değil, sana tarlayı gösteren pezevenkte!" demiş (вина не на тебе, /вина на/ тебе поле показавшем мерзавце! — сказал; pezevenk — сводник).

64. Yağmur duası

Bir köyde yağmur duasına çıkmışlar. Bektaşi de bunlara katılmış. Cemaatin arkasından giderken, eline geçirdiği bir ağaç dalını kendi tarlasına dikip, başını yukarı kaldırmış:

"Bizim tarla da işte burası. Bari iyice bir yağmur yağdır da sulansın!" demiş.

Yağmur duası bitmiş; herkes evine dönmüş ve o akşam şiddetli bir yağmur ve dolu yağmış. Bektaşi sabahleyin tarlasını gezmeğe gitmiş, bir de ne görsün? Dolu, bilhassa kendi tarlasındaki ekini mahvedip toprağa katmış. O vakit başını yukarı kaldırarak Allah'a şöyle seslenmiş:

"Kabahat sende değil, sana tarlayı gösteren pezevenkte!" demiş.

65. Ali Paşa’nın kulu (раб Али Паши)

Bektaşi'nin biri, Mısır'a gezmeye gitmiş (один бекташи в Египет путешествовать отправился). Sokakta geçerken (по улице шел когда) süslü, görkemli atlar üstünde (верхом на украшенных, великолепных лошадях), sırmalı, pırıl pırıl giyisli adamlar görünce (в шитых золотом блестящих одеждах людей увидел /как/ только; sırma — серебряная или позолоченная тонкая нить, канитель), yanındakilerine, bunların neyin nesi, kimin fesi oldukların sormuş (рядом стоящих /людей/ кем они и чьими слугами: чьей феской являются, спросил). Ali Paşa'nın kulları olduklarını öğrenince (/то, что они/ Али Паши рабами являются, узнал /как/ только), yoksul Bektaşi başını göğe kaldırmış (бедный бекташи голову к небу поднял):

"Hey Allah'ım (о Аллах мой)! Bir senin kuluna, bir de Ali Paşa'nın kuluna bak (на своего раба и на раба Али Паши посмотри); şu benim perişan halimden utan!" demiş (этого моего жалкого состояния устыдись! — сказал; utanmak — стыдиться; стесняться).

65. Ali Paşa’nın kulu

Bektaşi'nin biri, Mısır'a gezmeye gitmiş. Sokakta geçerken süslü, görkemli atlar üstünde, sırmalı, pırıl pırıl giyisli adamlar görünce, yanındakilerine, bunların neyin nesi, kimin fesi oldukların sormuş. Ali Paşa'nın kulları olduklarını öğrenince, yoksul Bektaşi başını göğe kaldırmış:

"Hey Allah'ım! Bir senin kuluna, bir de Ali Paşa'nın kuluna bak; şu benim perişan halimden utan!" demiş.

66. Alet (орудие)

Bektaşi babalarından biri, karşılaştığı her olumsuzluğu 'Tanrı'dandır" deyip (один их шейхов бекташи, каждую неприятность, с которой он сталкивался: «от Бога», — говоря; olumsuzluk — неприятность), avunup dururmuş (себя утешал постоянно; avunmak — утешать себя, -ıp durmak — форма, выражающая длительность действия). Bunu bilen tanıdıklardan birisi, ders olsun diye (об этом знавший один из его знакомых, чтобы урок преподать: «уроком пусть будет, говоря»), Babanın ensesine zorlu bir sille yapıştırmış (по затылку шейха сильную оплеуху влепил; ense — затылок). Baba hızla geri dönüp bakmış (шейх быстро обернувшись, посмотрел). Adam:

"Ne bakıyorsun Baba erenler, bu da Tanrı'dandı (человек: что смотришь, святой отец, это тоже от Бога было)."

Bunun üzerine Bektaşi (на это бекташи):

"Çok doğru be imanım (абсолютно верно, эй, дружище)! Bu da Tanrı'dandı; her şey Tanrı'dandır (это тоже от Бога было, все от Бога). Bunu biliyorum, yalnız, hangi pezevengin eliyle yaptı, işte ona bakıyordum!" demiş (это знаю, только какого мерзавца рукой сделал, вот на это смотрю! — сказал).

66. Alet

Bektaşi babalarından biri, karşılaştığı her olumsuzluğu 'Tanrı'dandır" deyip, avunup dururmuş. Bunu bilen tanıdıklardan birisi, ders olsun diye, Babanın ensesine zorlu bir sille yapıştırmış. Baba hızla geri dönüp bakmış. Adam:

"Ne bakıyorsun Baba erenler, bu da Tanrı'dandı."

Bunun üzerine Bektaşi:

"Çok doğru be imanım! Bu da Tanrı'dandı; her şey Tanrı'dandır. Bunu biliyorum, yalnız, hangi pezevengin eliyle yaptı, işte ona bakıyordum!" demiş.

67. Bunu ben yapsaydım (если бы это сделал я)

Bektaşi'nin biri, nehir kenarında otururken (один бекташи, на речном берегу сидел когда) yanına, biri elinde, biri kucağında, iki çocukla bir kadın gelmiş (к нему, одного за руку /держа/, /а/ с одним на руках, с двумя детьми женщина подошла). Kadın, babaya rica etmiş (женщина шейха попросила; rica — просьба): "çocuğun birini tut, ötekini karşıya geçireyim, gelip bunu da alırım", demiş (ребенка одного подержи, другого на противоположную сторону переведу, придя, этого тоже заберу, — сказала).

Baba çocuğa bakmış (шейх за ребенком следил). Kadın küçük çocuğu karşıya geçirdikten sonra dönmüş (женщина, маленького ребенка на противоположный берег: «сторону» перевела после того как, вернулась) öteki çocuğu da alıp geçirmek isterken (другого ребенка тоже забрав, перейти хотела когда), tam nehrin ortasında ayağı kayarak düşmüş (прямо реки посередине нога ее соскользнула, /женщина/ упала); hem kadın, hem çocuk, ikisi de boğulmuş (и женщина, и ребенок, оба утонули).

Bir yandan bu acıklı olayı izleyen (с одной стороны, за этим печальным происшествием наблюдающий; izlemek — следовать; смотреть, следить глазами, наблюдать), diğer taraftan karşıdaki çocuğun çığlığını duyan Bektaşi (с другой стороны, на противоположной стороне находящегося ребенка крики слышащий бекташи), daha fazla tahammül edemez, başını yukarı kaldırıp (больше выдержать не смог, голову вверх подняв; tahammül — терпение):

"Hey yüce Tanrım!" demiş (эй, верховный Бог! — сказал), "Senin bu yaptığını eğer ben yapsaydım, kim bilir canıma nasıl okurdun (тобой это сделанное я сделал если бы, кто знает, какую бы ты задал мне трепку; canına okumak — уничтожить; задать трепку)!"

67. Bunu ben yapsaydım

Bektaşi'nin biri, nehir kenarında otururken yanına, biri elinde, biri kucağında, iki çocukla bir kadın gelmiş. Kadın, babaya rica etmiş: "çocuğun birini tut, ötekini karşıya geçireyim, gelip bunu da alırım", demiş.

Baba çocuğa bakmış. Kadın küçük çocuğu karşıya geçirdikten sonra dönmüş, öteki çocuğu da alıp geçirmek isterken, tam nehrin ortasında ayağı kayarak düşmüş; hem kadın, hem çocuk, ikisi de boğulmuş.

Bir yandan bu acıklı olayı izleyen, diğer taraftan karşıdaki çocuğun çığlığını duyan Bektaşi, daha fazla tahammül edemez, başını yukarı kaldırıp:

"Hey yüce Tanrım!" demiş, "Senin bu yaptığını eğer ben yapsaydım, kim bilir canıma nasıl okurdun!"

68. Allah kerimdir (Бог милостив)

Bektaşi Babalarından biri, bir yelken gemisinde yolculuk ederken (один из шейхов бекташи, на парусном судне путешествие совершал когда) fırtınaya tutulmuş ve korkusundan dua ediyormuş (в бурю попал и от страха молился). Bu sıra yolculardan birisi (в это время один из путников):

"Baba, ne korkuyorsun, Allah kerimdir (шейх, почему ты боишься, Бог милостив)!"

Bektaşi:

"Ben de, Allah kerim olduğu için korkuyorum ya (бекташи: я же, так как Бог милостивым является, боюсь ведь)!.. Bizi bekleyen balıkdar da Allah'a yalvarıyor (нас ожидающие рыбы тоже Бога молят); hangimizin duası kuvvetli gelirse o kazanacaktır!" demiş (чья /из нас/ молитва сильнее окажется: «придет», тот выиграет! — сказал).

68. Allah kerimdir

Bektaşi Babalarından biri, bir yelken gemisinde yolculuk ederken fırtınaya tutulmuş ve korkusundan dua ediyormuş. Bu sıra yolculardan birisi:

"Baba, ne korkuyorsun, Allah kerimdir!"

Bektaşi:

"Ben de, Allah kerim olduğu için korkuyorum ya!.. Bizi bekleyen balıkdar da Allah'a yalvarıyor; hangimizin duası kuvvetli gelirse o kazanacaktır!" demiş.

69. Allah var mı (Бог есть ли)?

Bektaşi Babalarından birine, "Allah var mı?" diye sormuşlar (у одного из шейхов бекташи: «Бог есть ли?» — спросили). Baba şu yanıtı vermiş (шейх такой ответ дал):

"Olmaz olur mu be yahu (разве его может не быть, эй, послушай)? Hem de tam seksen yıldır boğuşuyoruz, ama hep te onun dediği oluyor (к тому же ровно восемьдесят лет /с ним/ грыземся, но постоянно им сказанное получается; boğuşmak — сцепиться, ссориться)."

69. Allah var mı?

Bektaşi Babalarından birine, "Allah var mı?" diye sormuşlar. Baba şu yanıtı vermiş:

"Olmaz olur mu be yahu? Hem de tam seksen yıldır boğuşuyoruz, ama hep te onun dediği oluyor."

70. Eli darda

Hamam parasının bir kuruş olduğu dönemlerde (во времена, /когда/ баня стоила один куруш /копейку/; dönem — период), bir Bektaşi fakiri hamama gitmiş (один бекташи-бедняк в баню пошел). Yıkanıp elbisesini giydikten sonra elini cebine sokmuş (помывшись, одежду свою надел после того как, руку в карман засунул), bir de ne baksın, cebinde kuruşu yok (и что же видит, в кармане куруша нет). O kuruşu, bir akşam önce meyhanede verdiğini hemen hatırlamış ve elini açarak (/о том, что/ тот куруш, вечером ранее в кабаке отдал, сразу вспомнил и, руку раскрыв):

"Allahım, ya bana bir kuruş ihsanda bulun, ya da şu kubbeyi yık!" diye yalvarmağa başlamış (Аллах, или мне один куруш подари, или этот купол разрушь! — говоря, молить начал).

Tam bu sırada tesadüf ya, bir zelzele kopmuş (как раз в это время, вот случайность, землетрясение произошло); hamam yıkılmış, Bektaşi de o kalabalıkta kaçıp kurtulmuş (баня разрушилась, бекташи же в той толпе убежав, спасся). Biraz ilerde çayırlıkta namaz kılıp dua eden bir adam (немного впереди на лужайке намаз совершающий, молящийся человек):

"Allahım bana yüz lira ver!" deyince, Bektaşi gülmüş (Аллах, мне сто лир дай! — сказал только, бекташи рассмеялся):

"Yahu sen aklınımı kaçırdın (эй, ты разум растерял)! Bana bir kuruş bile vermemek için koskoca hamamı yıktı (мне одного куруша не давать чтобы, огромную баню разрушил). Sen şimdi yüz lira için dünyayı yıktıracağın (ты сейчас из-за сто лир землю разрушить заставишь; yıkmak — разрушать; ломать; yıktırmak — заставить разрушить; побудить сломать). Bırak, O'nun bu günlerde eli dardadır!" demiş (брось, в эти дни Он не при деньгах: «Его рука в стеснении»! — сказал; dar — узкий; тесный; стесненное/затруднительное положение: darda bulunmak — испытывать денежные/материальные затруднения).

70. Eli darda

Hamam parasının bir kuruş olduğu dönemlerde, bir Bektaşi fakiri hamama gitmiş. Yıkanıp elbisesini giydikten sonra elini cebine sokmuş, bir de ne baksın, cebinde kuruşu yok. O kuruşu, bir akşam önce meyhanede verdiğini hemen hatırlamış ve elini açarak:

"Allahım, ya bana bir kuruş ihsanda bulun, ya da şu kubbeyi yık!" diye yalvarmağa başlamış.

Tam bu sırada tesadüf ya, bir zelzele kopmuş; hamam yıkılmış, Bektaşi de o kalabalıkta kaçıp kurtulmuş. Biraz ilerde çayırlıkta namaz kılıp dua eden bir adam:

"Allahım bana yüz lira ver!" deyince, Bektaşi gülmüş:

"Yahu sen aklınımı kaçırdın! Bana bir kuruş bile vermemek için koskoca hamamı yıktı. Sen şimdi yüz lira için dünyayı yıktıracağın. Bırak, O'nun bu günlerde eli dardadır!" demiş.

71. İnekle eşek (корова и осел)

Bektaşi'nin bir uyuz eşeği, bir de besili ineği varmış (у одного бекташи паршивый осел и жирная корова были). İneğin sütünden kazandığı paranın yarısıyla eşeğe arpa alıyormuş (на половину денег, заработанных на коровьем молоке, ослу ячмень покупал он; kazanmak — зарабатывать; yarı — половина). Fakat, eşek artık hiç bir işe yaramıyormuş (однако осел уже ни на какое дело не годился). Bir gün dayanmayıp dua etmiş (однажды, не выдержав, взмолился):

"Allahım, ne olur beni şu eşekten kurtar!" demiş (Бог мой, пожалуйста, меня от этого осла избавь! — сказал). Ertesi sabah ahırın kapısını açmış ki ne görsün (на следующее утро хлева дверь открыл и что же увидел): inek ölmüş, eşek kalmış (корова сдохла, осел остался). Bektaşi o hırsla sokağa fırlayıp halkı başına toplamış (бекташи в гневе на улицу выскочил, народ вокруг собрал; hırs — гнев, ярость, негодование):

"Ey ahali, şu yerde yatan nedir (эй, жители, это, на земле лежащее что)?"

"İnek (корова)!"

"Ya şu ayakta duran uyuz (а этот на ногах стоящий паршивый)?"

"Eşek (осел)!"

Bektaşi ellerini yukarı kaldırıp (бекташи, руки вверх подняв):

"Hey kudretine kurban olduğum Allah (эй, Бог, силы которого жертвой я стал; kudret — сила, мощь; kurban — жертва)! Sana kırk yılda bir ricada bulundum (тебя за сорок лет один раз лишь о чем-то попросил: «в одной просьбе находился»; rica — просьба). Onda da, eşekle ineği birbirine karıştırdın!" demiş (и в ней /в просьбе/ осла с коровой перепутал ты! — сказал).

71. İnekle eşek

Bektaşi'nin bir uyuz eşeği, bir de besili ineği varmış. İneğin sütünden kazandığı paranın yarısıyla eşeğe arpa alıyormuş. Fakat, eşek artık hiç bir işe yaramıyormuş. Bir gün dayanmayıp dua etmiş:

"Allahım, ne olur beni şu eşekten kurtar!" demiş. Ertesi sabah ahırın kapısını açmış ki ne görsün: inek ölmüş, eşek kalmış. Bektaşi o hırsla sokağa fırlayıp halkı başına toplamış:

"Ey ahali, şu yerde yatan nedir?"

"İnek!"

"Ya şu ayakta duran uyuz?"

"Eşek!"

Bektaşi ellerini yukarı kaldırıp:

"Hey kudretine kurban olduğum Allah! Sana kırk yılda bir ricada bulundum. Onda da, eşekle ineği birbirine karıştırdın!" demiş.

72. Ben içiyorum, sen sarhoş oluyorsun (я пью, ты пьянеешь)

Bektaşi'nin biri, pikniğe çıkmış (один бекташи на пикник отправился). Ateşi yakıp eti pişirmeye başlarken (огонь развел, мясо готовить начиная), bir yandan da demleniyormuş (одновременно также потягивал /спиртное/). Tam bu sırada bir fırtına kopmuş (как раз в тот момент буря началась; kopmak — разрываться, обрываться; разразиться, грянуть). Her şey darmadağın olmuş (все было разбросано; darmadağın — разбросанный, раскиданный). Yağmur ocağı söndürmüş (дождь очаг погасил), şişe devrilmiş (бутылка перевернулась; devir — вращение; кругооборот; devirmek — опрокидывать; devrilmek — быть опрокинутым, опрокидываться /страдательная форма от devirmek/). Her taraf karmakarışık (все в беспорядке; karmakarışık — беспорядочный, спутанный). Baba yüzünü göğe çevirmiş (шейх лицо к небу обратил; gök — небо, небосвод):

"Ne oluyor, be imanım?" demiş (что происходит, эй, дружище? — сказал), "Ben içiyorum, sen sarhoş oluyorsun (я пью, ты пьянеешь; sarhoş — пьяный)!"

72. Ben içiyorum, sen sarhoş oluyorsun

Bektaşi'nin biri, pikniğe çıkmış. Ateşi yakıp eti pişirmeye başlarken, bir yandan da demleniyormuş. Tam bu sırada bir fırtına kopmuş. Her şey darmadağın olmuş. Yağmur ocağı söndürmüş, şişe devrilmiş. Her taraf karmakarışık. Baba yüzünü göğe çevirmiş:

"Ne oluyor, be imanım?" demiş, "Ben içiyorum, sen sarhoş oluyorsun!"

73. Canımı da al (душу мою тоже забери)

Fakir bir Bektaşi, dışarıda perperişan dolaşıyormuş (нищий бекташи по улице очень расстроенный бродил; dışarı — пространство вне чего-л.; снаружи, на дворе, на улице; вне, за пределами чего-л.; perişan — разбросанный; растрёпанный; в беспорядке; несчастный, жалкий). Soğuk ve açlık artık canına tak etmiş (холод и голод уже ему опостылели; canına tak etmek — опротиветь, стать нестерпимым, tak — подр. тук-тук), Allah'a yalvarmış (Бога умолял /он/):

"Allahım! Bari şu canımı al da, kurtulayım", demiş (Бог мой! Хоть убей меня, и пусть спасусь я, — сказал; canını almak — лишать жизни, убить: «душу/жизнь забрать»).

Bektaşi, henüz iki adım atmadan (бекташи еще и пары шагов не ступив: «не бросив»), bir binanın çatısından uçan bir kiremit ayaklarının önüne düşmüş (с крыши дома оторвавшаяся: «слетевшая» черепица перед ногами его упала; bina — здание; çatı — крыша). Hemen kenara atlamış ve ellerini yukarı kaldırmış (/он/ сразу в сторону отскочил и руки вверх поднял):

"Yarabbi!" demiş (о Создатель! — сказал), "günlerdir bir lokma ekmek için yalvarıyorum (многие дни ради куска хлеба умоляю), ama hiç umursadığın yok (но /ты/ вовсе не придавал значения: «но никакого придавания тобой значения нет»; umursamak — придавать значение, интересоваться). Bir kere canımı alman için dua ettim (один раз душу мою забрал /ты/ чтобы, помолился), dakika bile sektirmedin (минуте даже не дал пройти; sektirmek — заставлять прыгать — понудительная форма от sekmek — скакать, прыгать, подпрыгивать). Can almaya amma da meraklıymışsın (а убивать /ты/ любитель, оказывается; meraklı — любопытный, любознательный, интересующийся; любитель)!"

73. Canımı da al

Fakir bir Bektaşi, dışarıda perperişan dolaşıyormuş. Soğuk ve açlık artık canına tak etmiş, Allah'a yalvarmış:

"Allahım! Bari şu canımı al da, kurtulayım", demiş.

Bektaşi, henüz iki adım atmadan, bir binanın çatısından uçan bir kiremit ayaklarının önüne düşmüş. Hemen kenara atlamış ve ellerini yukarı kaldırmış:

"Yarabbi!" demiş, "günlerdir bir lokma ekmek için yalvarıyorum, ama hiç umursadığın yok. Bir kere canımı alman için dua ettim, dakika bile sektirmedin. Can almaya amma da meraklıymışsın!"

74. Adını bilmeyenler (имени твоего не знающие)

Bir Alevi dedesi, zengin bir Kürt ağasına misafir olmuş (один алавитский деде /алавитское духовное лицо/ у богатого курдского аги загостил: «гостем стал»). Ağanın büyük mal varlığı karşısında hayrete düşen Dede, sormuş (старик, поразившийся большому имуществу аги, спросил; mal — богатство; varlık — достаток: hayrete düşmek — поразиться: «в удивление впасть», hayret — удивление):

"Ağam, bu kadar malı sana kim verdi (ага, столько богатства тебе кто дал)?.."

Ağa:

"Xodeh daye (Allah verdi)", diye cevap verince (ага: «ходех дайе (Бог дал)» — ответ дал когда),

Dede, daha fazla dayanamamış (старик больше выдержать не сумел):

"Ver, daha çok ver (дай, еще больше дай)! Adını bile doğru dürüst bilmeyenlere ver de, bizi unut bakalım!" demiş (имени твоего даже правильно не знающим дай и о нас позабудь-ка! — сказал; doğru — верный; dürüst — правильный, верный).

(Бог по-персидски и по-курдски: Xodeh, турки же используют либо арабское слово Allah, либо тюркское слово Tanrı.)

74. Adını bilmeyenler

Bir Alevi dedesi, zengin bir Kürt ağasına misafir olmuş. Ağanın büyük mal varlığı karşısında hayrete düşen Dede, sormuş:

"Ağam, bu kadar malı sana kim verdi?.."

Ağa:

"Xodeh daye (Allah verdi)", diye cevap verince, Dede, daha fazla dayanamamış:

"Ver, daha çok ver! Adını bile doğru dürüst bilmeyenlere ver de, bizi unut bakalım!" demiş.

75. Tanrı ile pazarlık (с Богом торг)

Bir yolcu gemisi müthiş bir fırtınaya tutulmuş (один пассажирский корабль в страшную бурю попал). Gemi sallanmaya başlayınca (корабль раскачиваться начал когда), içini korku saran bir yolcu (страхом охваченный пассажир: «его внутреннюю часть/душу страх охватил»; sarmak — обвязывать, повязывать, бинтовать):

"Aman Tanrım (о /помилуй/ Боже)! Beni selâmete kavuştur (меня спаси: «меня со спасением соедини»; selâmet — спасение), bir fakire sadaka vereceğim!" demiş (бедняку милостыню подам! — сказал).

Fırtına arttıkça (буря усиливалась по мере того как; -dıkça — дееприч. «по мере того как»):

"Aman Tanrım, bir koç kurban keseceğim (о Боже, барана в жертву зарежу; kurban — жертва)!"

Fırtına iyice şiddetlenince (буря изрядно усилилась когда; şiddet — сила, интенсивность; крепость; резкость):

"Aman Tanrım, medet (о Боже, помоги; medet — помощь)!.. Yüz altın dağıtacağım (сто золотых раздам)!"

Bu durumu izleyen Bektaşi, kıs kıs gülerek (за этой ситуацией наблюдавший бекташи, ехидно смеясь):

"Aman Tanrım, gözünü seveyim, biraz daha dayan (о Боже, прошу тебя, еще немного потерпи; gözünü seveyim — мой милый, ради Бога /при настоятельной просьбе, также для выражения любви, одобрения/)!.. Herif daha da arttıracak", demiş (/этот/ тип еще набавит цену, — сказал; arttırmak — набавлять цену на торгах).

75. Tanrı ile pazarlık

Bir yolcu gemisi müthiş bir fırtınaya tutulmuş. Gemi sallanmaya başlayınca, içini korku saran bir yolcu:

"Aman Tanrım! Beni selâmete kavuştur, bir fakire sadaka vereceğim!" demiş.

Fırtına arttıkça:

"Aman Tanrım, bir koç kurban keseceğim!"

Fırtına iyice şiddetlenince:

"Aman Tanrım, medet!.. Yüz altın dağıtacağım!"

Bu durumu izleyen Bektaşi, kıs kıs gülerek:

"Aman Tanrım, gözünü seveyim, biraz daha dayan!.. Herif daha da arttıracak", demiş.

76. Allah’ın işi (Божье дело)

Alevi canlarından biri, yaz sıcağında (один алавит в летнюю жару) bir ceviz ağacının gölgesinde dinlenirken (орехового дерева в тени отдыхал когда; gölge — тень), incecik saplarda yetişen koskoca balkabaklarının iriliğine (на тоненьких стеблях растущих огромных тыкв величину; sap — стебель; irilik — толщина, дородность; iri — крупный) ve bir de kocaman ağaçtaki ceviz tanelerinin küçüklüğüne bakarak demiş ki (а также на огромном дереве /растущих/ орехов маленький размер рассматривая, сказал, что; tane — штука; küçüklük — малость, мизерность):

Из за большого объема этот материал размещен на нескольких страницах:
1 2 3 4 5 6 7