"Suçunuz nedir?"
Mahkûmların hepsi, suçsuz olduldarını, oraya bir iftira yüzünden veya bir yanlışlıktan dolayı düştüklerini söylemişler. Aralarında yalnız bir Bektaşi:
"Suç bende; elime sahip olamadım, onun için buralara düştüm", deyince, Vali, hemen cezaevi müdürüne dönmüş:
"Çıkarın bu adamı buradan, yoksa diğerlerin de ahlakını bozar!" demiş.
32. Neden evlenmiyor? (почему не женится)
35-40 yaşına geldiği halde (несмотря на то, что он достиг возраста 35-40 лет), henüz evlenmemiş olan bir Bektaşi dervişine sormuşar (все еще неженатым являющегося дервиша-бекташи спросили):
"Erenler, artık yaşınız geçiyor (Божий человек, уже возраст ваш проходит). Allah'a çok şükür, halin vaktin de yerinde (Аллаху благодарение, положение твое, время твое в порядке: «на месте» = у тебя все хорошо, благополучно). Böyle bekâr kalmanın sebebi ne (/того, что/ таким холостым остаешься, причина какая)? Neden evlenip çoluk çocuk sahibi olmuyorsun (почему, женившись, детей и домочадцев хозяином не становишься = почему не становишься отцом семейства; çoluk çocuk — чада и домочадцы, семейство; çoluk çocuk sahibi — отец семейства)?" Bektaşi'nin yanıtı (ответ бекташи):
"Azizim!" demiş, "şöyle bir etrafıma bakıyorum da (дорогой мой! — сказал, — так по сторонам смотрю и), ne kocası olmayı arzu ettiğim bir kadın (ни женщины, мужем которой стать желал бы я; arzu — желание), ne de babası olmayı isteyeceğim bir evlat görebiliyorum (ни также ребенка, отцом которого стать захотел бы я, не могу увидеть; görmek — видеть; görebilmek — смочь увидеть); işte bundan evlenmiyorum (вот поэтому не женюсь)."
32. Neden evlenmiyor?
35-40 yaşına geldiği halde, henüz evlenmemiş olan bir Bektaşi dervişine sormuşar:
"Erenler, artık yaşınız geçiyor. Allah'a çok şükür, halin vaktin de yerinde. Böyle bekâr kalmanın sebebi ne? Neden evlenip çoluk çocuk sahibi olmuyorsun?" Bektaşi'nin yanıtı:
"Azizim!" demiş, "şöyle bir etrafıma bakıyorum da, ne kocası olmayı arzu ettiğim bir kadın, ne de babası olmayı isteyeceğim bir evlat görebiliyorum; işte bundan evlenmiyorum."
33. Nasıl bir eş (какая жена)
Evlenmek isteyen bir zat (жениться хотевший один человек; zat — личность, лицо; персона, особа), yakınen tanıdığı bir Bektaşi babasına başvurmuş (к одному шейху бекташи, которого он хорошо: «близко» знал, обратился), evleneceği kadının nasıl olması gerektiğini sormuş (женщина, на которой он женится, какой быть должна, спросил). Bektaşi (бекташи):
"Eğer güzel bir kadınla evlenirsen (если на красивой женщине женишься), onu kıskanır rahatsız olursun (ее ревновать будешь, беспокойным станешь). Çirkin bir kadınla evlenirsen (на некрасивой женщине женишься если), sabah akşam yüzünü görür iğrenirsin (утром, вечером лицо ее видеть будешь, отвращение испытаешь). Fakir birini alırsan, beslemen zor (бедную возьмешь если, прокормить ее трудно; beslemek — питать, кормить). Zengin biriyle evlenirsen, servetine güvenir (на богатой женишься, в богатстве своем уверена будет она; güven — доверие; güvenmek — полагаться, надеяться, рассчитывать на кого-что; доверять, верить кому-чему), sana karşı koyar, işte, bunlardan başka birini bul ve evlen!" demiş (тебе противостоять будет, вот этих кроме одну найди и женись! — сказал; karşı koymak — сопротивляться; karşı — против; koymak — ставить, помещать).
33. Nasıl bir eş
Evlenmek isteyen bir zat, yakınen tanıdığı bir Bektaşi babasına başvurmuş, evleneceği kadının nasıl olması gerektiğini sormuş. Bektaşi:
"Eğer güzel bir kadınla evlenirsen, onu kıskanır rahatsız olursun. Çirkin bir kadınla evlenirsen, sabah akşam yüzünü görür iğrenirsin. Fakir birini alırsan, beslemen zor. Zengin biriyle evlenirsen, servetine güvenir, sana karşı koyar, işte, bunlardan başka birini bul ve evlen!" demiş.
34. Kürk (мех)
Sonradan görme biri, sırtına giydiği çok değerli bir kürkle kurulup dururmuş (один выскочка на спину его надетым очень дорогим мехом кичился постоянно; sonradan görme/görmüş — впоследствии неожиданно разбогатевший; giymek — надевать; değer — цена, стоимость; ценность; kurulmak — строиться, сооружаться, воздвигаться; заноситься, задаваться, важничать: bu adam amma da kuruluyor — ну и ну, как этот человек задирает нос; kurulup durmak — постоянно кичиться). Bu görüntüye fazla alışık olmayan bir Bektaşi Babası (к этому зрелищу очень привычным не являющийся один шейх бекташи), adama dönüp şunları söylemiş (к человеку повернувшись, это = такое сказал):
"Sırtındaki kürkle öyle kurulup durma be imanım (мехом, что у тебя на спине, не кичись постоянно, дружище)! O, onca zamandır içinde taşıdığı ilk sahibini bile hayvanlıktan kurtarmadı (он первого хозяина своего, /которого/ столько времени внутри носил, от скотства не спас; hayvanlık — скотство, грубость; hayvan — животное; taşımak — переносить; перевозить; носить)…"
34. Kürk
Sonradan görme biri, sırtına giydiği çok değerli bir kürkle kurulup dururmuş. Bu görüntüye fazla alışık olmayan bir Bektaşi Babası, adama dönüp şunları söylemiş:
"Sırtındaki kürkle öyle kurulup durma be imanım! O, onca zamandır içinde taşıdığı ilk sahibini bile hayvanlıktan kurtarmadı..."
35. Pezevenk (сводник)
Bektaşi Babalarından biri, çarşıdan geçerken (один их шейхов бекташи по рынку проходил когда), çarşı esnafından bazıları onunla alay etmek için arkasında, "Baba!", diye çağırırlar (из рыночных торговцев некоторые над ним подшутить чтобы, вслед «шейх!» зовут; alay — злая шутка, насмешка, вышучивание). Bektaşi durup etrafına bakınca (бекташи, остановившись, вокруг оглядывается когда; etraf — окрестности),
"Affedersiniz, birine benzettik!" derler («Извините, с одним /человеком/ спутали = одному уподобили», — говорят; -e benzemek — походить, быть похожим на кого-что; benzetmek — находить сходство с кем-чем; обознаться, принять одного за другого /по ошибке/).
Çarşının sonuna kadar aynı olay bir kaç kere tekrarlanmış (до конца рынка тот же случай несколько раз повторился; tekrarlamak — повторять; tekrarlanmak — быть повторенным, повторяться /страдательная форма от tekrarlamak/). Kendisiyle alay edildiğini anlayan Bektaşi (/то, что/ над ним насмехаются понявший бекташи), çarşının sonunda durur, avazı çıktığı kadar (в конце рынка останавливается, во весь голос; avazı çıktığı kadar — во всю глотку, avaz — крик)
"Ulan pezevenkler!" diye gürler («Эй, сводники!» — говоря, орёт; ulan — эй, ты!),
Dükkanlardan bir çok kişi (из лавок многие люди):
"Ne oluyor diye" başını çıkarınca, Bektaşi güler («Что происходит?», — говоря/думая, голову высунули /как/ только, бекташи смеется; diye — говоря, что...; полагая, что...; думая, что...; под /тем/ предлогом, что...):
"Yahu!" der, "bu çarşıda amma da çok pezevenk varmış ha (Ну и ну! — говорит, — на этом рынке поистине много сводников = мерзавцев есть, оказывается)!"
35. Pezevenk
Bektaşi Babalarından biri, çarşıdan geçerken, çarşı esnafından bazıları onunla alay etmek için arkasında, "Baba!", diye çağırırlar. Bektaşi durup etrafına bakınca,
"Affedersiniz, birine benzettik!" derler.
Çarşının sonuna kadar aynı olay bir kaç kere tekrarlanmış. Kendisiyle alay edildiğini anlayan Bektaşi, çarşının sonunda durur, avazı çıktığı kadar,
"Ulan pezevenkler!" diye gürler.
Dükkanlardan bir çok kişi:
"Ne oluyor diye" başını çıkarınca, Bektaşi güler:
"Yahu!" der, "bu çarşıda amma da çok pezevenk varmış ha!"
36. Dağ gelemzse Abdal yürür (гора не идет если, Абдал шагает/идет)
Bektaşi'nin biri, kerametten dem vuruyormuş (один бекташи о чудесах заливал; dem vurmak — говорить, что взбредет на ум, разглагольствовать: «дыхание бить = сотрясать воздух»):
"Eğer biz taşa, toprağa, ağaca "gel!" dersek, ayağımıza gelir", demiş («Если камню, земле, дереву «приди!» скажем, к ногам нашим придет», — сказал).
Bunu duyanlardan birisi (один из услышавших это):
"Öyleyse, göster kerametini de görelim!" deyince (раз так, покажи чудо свое — и давай посмотрим! — сказал /как/ только), Bektaşi, fiyakayı bozmamak için (бекташи, хвастовство не портить чтобы; fiyáka — хвастовство, бахвальство), bir meşe ağacını göstererek, ayağına gelmesi için (один дуб показав, к ногам его пришел чтобы),
"Gel ya mübarek!" diye emir vermiş (приди, о благословенный! — приказание дал).
Tabii ağaç yerinden kımıldamayınca, Bektaşi (конечно, дерево с места своего не двинулось когда, бекташи; kımıldamak — шевелиться):
"Bizim mezhepte gönül gibisi yoktur, imanım (в нашем учении сердцу/желанию, охоте подобного нет = в нашем учении самое важное — добровольность, дружище; mezhep — вероисповедание; религия)! Dağ gelmezse, Abdal yürür (гора не идет если, Абдал шагает; abdal — абдал, бродячий дервиш)", demiş ve kendisi ağaca doğru yürümüş (сказал и сам к дереву прямо зашагал).
36. Dağ gelemzse Abdal yürür
Bektaşi'nin biri, kerametten dem vuruyormuş:
"Eğer biz taşa, toprağa, ağaca "gel!" dersek, ayağımıza gelir", demiş.
Bunu duyanlardan birisi:
"Öyleyse, göster kerametini de görelim!" deyince, Bektaşi, fiyakayı bozmamak için, bir meşe ağacını göstererek, ayağına gelmesi için,
"Gel ya mübarek!" diye emir vermiş.
Tabii ağaç yerinden kımıldamayınca, Bektaşi:
"Bizim mezhepte gönül gibisi yoktur, imanım! Dağ gelmezse, Abdal yürür", demiş ve kendisi ağaca doğru yürümüş.
SOFTA
СОФТА
37. Evliyalıktan dem vurmak (святостью бахвалиться)
Adamın biri, evliyalıktan dem vuruyor (человек один святостью бахвалится; evliya — святые угодники, праведники). Göklerde uçtuğundan falan bahsediyor (/о том, что/ по небесам летал и прочее рассказывает). Bir gün yine aynı martavalları atarken, Baba erenler sormuş (однажды /когда он/ снова такую же чепуху нес, шейх /дервишей/ спросил; martaval — выдумки; враки: martaval atmak/okumak — пороть чушь, нести чепуху, заливать):
"Azizim!" demiş, "sen gökte uçarken altına serin bir şey dokunuyor muydu (дорогой мой! — сказал, — ты по небу летал когда, прохладное что-либо касалось ли)?"
"Evet, dokunduğunu hissederdim (да, прикосновение чувствовал я)..."
"İşte azizim, o benim eşeğimin kuyruğu idi!" demiş (вот, дорогой мой, то моего осла хвост был! — сказал).
37. Evliyalıktan dem vurmak
Adamın biri, evliyalıktan dem vuruyor. Göklerde uçtuğundan falan bahsediyor. Bir gün yine aynı martavalları atarken, Baba erenler sormuş:
"Azizim!" demiş, "sen gökte uçarken altına serin bir şey dokunuyor muydu?"
"Evet, dokunduğunu hissederdim..."
"İşte azizim, o benim eşeğimin kuyruğu idi!" demiş.
38. Cennetin kapısı (врата рая)
Gayet şişman bir hoca, bir gün camide vâzederken (очень толстый ходжа, однажды в мечети проповедуя; vaaz — проповедь):
"Cennetin kapısı dardır, oradan kolay geçilmez", deyince (райские врата узкие, сквозь них легко не пройти, — сказал /как/ только), arka sırada oturan Bektaşi, sesini yükseltmiş (в заднем ряду сидящий бекташи голос повысил):
"Allah aşkına hocam (ради Бога, ходжа)! Rica ederim, bari siz önce girmeye kalkmayınız (прошу, в таком случае, вы сначала войти не пытайтесь; bari — по крайней мере, хотя бы)! Sonra takılır kalırsınız, bizim de geçme imkânımız olmaz", demiş (потом застрянете: «застрянете, останетесь», у нас пройти возможности не будет, — сказал).
38. Cennetin kapısı
Gayet şişman bir hoca, bir gün camide vâzederken:
"Cennetin kapısı dardır, oradan kolay geçilmez", deyince, arka sırada oturan Bektaşi, sesini yükseltmiş:
"Allah aşkına hocam! Rica ederim, bari siz önce girmeye kalkmayınız! Sonra takılır kalırsınız, bizim de geçme imkânımız olmaz", demiş.
39. Domuzun softası (софта свиньи)
Baba erenler, caminin önünde geçerken (шейх, перед мечетью проходя), içerden gürültüler duymuş (внутри шум: «шумы» услышал). Orada bulunanlardan birine (одного из находящихся там):
"Ne var, " demiş, "içerde ne oluyor (что случилось: «что есть», — сказал, — внутри что происходит)?" Sorduğu kişi (человек, /у которого/ он спросил):
"Camiye bir domuz girmiş de, onu kovalıyorlar", deyince (в мечеть свинья зашла, и ее прогоняют, — сказал /как/ только), Erenler şaşkın bir vaziyette başını sallıyarak (дервиш удивленно: «удивленным образом» головой качая):
"Allah Allah!" demiş (Боже, Боже! — сказал), "şimdiye kadar softanın domuzunu çok gördüm (до этого софт-свиней: «/из/ софт свиней» много видел я), ama domuzun softasını ilk defa görüyorum (но свинью-софту: «/из/ свиней софту» = набожную свинью первый раз вижу)..."
39. Domuzun softası
Baba erenler, caminin önünde geçerken, içerden gürültüler duymuş. Orada bulunanlardan birine:
"Ne var, " demiş, "içerde ne oluyor?" Sorduğu kişi:
"Camiye bir domuz girmiş de, onu kovalıyorlar", deyince, Erenler şaşkın bir vaziyette başını sallıyarak:
"Allah Allah!" demiş, "şimdiye kadar softanın domuzunu çok gördüm, ama domuzun softasını ilk defa görüyorum... "
40. ‘Yok’ diyeceksin de (‘не существует’ сказать ведь /хочешь/)
Hocanın biri camide vâzederken (один ходжа, в мечети проповедуя):
"Allah onsuz ve sonsuzdur (Аллах без начала и без конца); doğmamış ve doğurmamıştır (не родился и не родил), yemez, içmez, konuşmaz (не ест, не пьет, не говорит), elle tutulmaz, gözle görünmez..." diye anlatıyormuş (рукой не осязаем, глазом невидим, — рассказывал).
Bunu duyan Bektaşi seslenmiş (это услышавший бекташи воскликнул):
"İmanım!" demiş, "'yok' diyeceksin de, bir türlü dilin varmıyor (дружище! — сказал он, — ‘не существует’ сказать /намереваешься/, а никак язык не поворачивается; varmak — прибывать; доходить, доезжать; посметь /сделать что-л./: deli vardı — у него язык повернулся /сказать что-л./; bir türlü — /при отрицательном глаголе/ никак, никоим образом; ни за что)!"
40. ‘Yok’ diyeceksin de
Hocanın biri camide vâzederken:
"Allah onsuz ve sonsuzdur; doğmamış ve doğurmamıştır, yemez, içmez, konuşmaz, elle tutulmaz, gözle görünmez..." diye anlatıyormuş.
Bunu duyan Bektaşi seslenmiş:
"İmanım!" demiş, "'yok' diyeceksin de, bir türlü dilin varmıyor!"
41. Ömer (Омер)
Bektaşi'nin biri, namazdan sonra 99 kere Allah'ın ismini anarak teşbih çeken Ömer adındaki bir sofuya seslenir (один бекташи, после намаза 99 раз Аллаха имя поминая, четки перебирающего по имени Омер одного софту окликает).
"Ömer!"
"Ne var (что надо: «что есть»)?"
"Ömer!"
"Buyurun efendim ne diyorsun (пожалуйста, эфенди, что ты говоришь)?"
"Ömer!"
Ömer artık dayanamaz, kalkar, Bektaşi'nin yakasına yapışır (Омер больше не может выдержать, поднимается, бекташи за ворот хватает; yapışmak — приклеиваться, прилипать; прицепляться, цепляться):
"Yeter be herif, ne diyeceksen de (хватит, эй, малый, что скажешь /говори/ = говори то, что хочешь сказать; herif — тип, субъект)!" Bektaşi gülerek (бекташи, смеясь):
"Öyle celallenme be imanım!" der (так не раздражайся, эй, дружище! — говорит; celâllenmek — приходить в ярость, разгневаться; celâl — величие, величественность; /перен./ гнев, ярость), "bak, ben üç kere ismini çağırdım (смотри, я три раза имя твое назвал; çağırmak — звать; позвать, окликать), öfkelinip kalktın, nerdeyse beni dövecektin (разъярившись, ты поднялся, чуть меня не побил; öfke — гнев, ярость). Sen günde 99 defa Allah'in ismini çağırıyorsun (ты за день 99 раз Аллаха имя называешь), düşün bir kere, kim bilir, O sana nasıl kızmıştır (подумай разок, кто знает, он на тебя как сердит)!"
(Четки состоят из 33 или 99 бусинок и одной так называемой «минаретной бусинки». Они символизируют 99 имен Аллаха, сотое имя же является сокровенным).
41. Ömer
Bektaşi'nin biri, namazdan sonra 99 kere Allah'ın ismini anarak teşbih çeken Ömer adındaki bir sofuya seslenir.
"Ömer!"
"Ne var?"
"Ömer!"
"Buyurun efendim ne diyorsun?"
"Ömer!"
Ömer artık dayanamaz, kalkar, Bektaşi'nin yakasına yapışır:
"Yeter be herif, ne diyeceksen de!" Bektaşi gülerek:
"Öyle celallenme be imanım!" der, "bak, ben üç kere ismini çağırdım, öfkelinip kalktın, nerdeyse beni dövecektin. Sen günde 99 defa Allah'in ismini çağırıyorsun, düşün bir kere, kim bilir, O sana nasıl kızmıştır!"
42. İşimiz orada da ya hey (дело наше там тоже «на ять»)
Hocanın biri, Ramazanda vâzediyormuş (один ходжа в рамазан проповедовал):
"Ey ümmeti Muhammed (эй, мусульмане: «община Мухаммеда»; ümmet — религиозная община; единоверцы)! Rakı ile şarap içmek kesinlikle haramdır (ракы и вино пить категорически запрещено; kesinlik — категоричность; бесспорность); sakın içmeyiniz (смотрите, не пейте; sakın — смотри! осторожно!, берегись!)! İçenlerin boyunlarına yarın âhirette, içtikleri şarap ve rakı şişeleri asılarak (на шеи пивших завтра в загробном мире выпитые ими винные и от ракы бутылки повесив; içen — пьющий, пивший, прич. от içmek — пить; boyun — шея; âhiret — потусторонний /загробный/ мир) mahşer halkına günlerce teşhir edileceklerdir (многочисленному народу многими днями показывать будут; teşhir — выставление /напоказ/, обнародование)!" Dinleyenler arasında bulunan bir Bektaşi sormuş (слушающих среди находящийся, один бекташи спросил):
"Hoca efendi (ходжа эфенди)! Boyuna asılacak o şişeler, dolu mu, yoksa boş mu olacak (на шею повешенные те бутылки полные или пустые будут)?"
Hoca şöyle bir düşünmüş (ходжа так подумал), "boş" dese, şişeler hafif düşecek, bu nedenle («пустые» скажет если, бутылки легкими будут, по этой причине; düşmek — в роли вспомогат. глагола быть, стать; neden — причина):
"Hayır, dolu olacak" deyince (нет, полными будут, — сказал /как/ только), Bektaşi gülerek şu yanıtı vermiş (бекташи, смеясь, такой ответ дал):
"Desene hocam, işimiz orada da kıyak (скажи-ка, ходжа, дело наше и там тоже «на ять»; kıyak — /арго/ мировой, отличный)!"
42. İşimiz orada da ya hey
Hocanın biri, Ramazanda vâzediyormuş:
"Ey ümmeti Muhammed! Rakı ile şarap içmek kesinlikle haramdır; sakın içmeyiniz! İçenlerin boyunlarına yarın âhirette, içtikleri şarap ve rakı şişeleri asılarak mahşer halkına günlerce teşhir edileceklerdir!" Dinleyenler arasında bulunan bir Bektaşi sormuş:
"Hoca efendi! Boyuna asılacak o şişeler, dolu mu, yoksa boş mu olacak?"
Hoca şöyle bir düşünmüş, "boş" dese, şişeler hafif düşecek, bu nedenle:
"Hayır, dolu olacak" deyince, Bektaşi gülerek şu yanıtı vermiş:
"Desene hocam, işimiz orada da kıyak!"
43. Yenge hanımın emeği (труд невестки)
Alevi canlarından Erzurumlu Âşık Ahmet (один алавит из Эрзурума Ашик Ахмет), softa ile tartışıyor (с софтой спорит). Softa, Âşık Ahmet'i, dini vecibeleri yerine getirmediğini (софта Ашика Ахмета /в том, что тот/ религиозные обязанности не соблюдает; vecibe — обязательство), üstelikte sürekli rakı içtiği için "cehennemlik'le" itham ediyor (сверх того, постоянно ракы пьет так как, в /том, что он/ ада достоин, обвиняет; cehennemlik — заслуживающий гореть в аду человек, cehennem — ад: «геенна /огненная/»; /от ·др.-евр. Gehinnem, название местности около Иерусалима/; itham — обвинение).
Tartışmanın sonunda aralarında şöyle bir konuşma geçer (в конце спора между ними такой разговор происходит):
"Hocam, sen cennete gidersen (мой ходжа, ты в рай отправишься если), sana vaadedilen 40 huriyi alır kabul eder misin (тебе обещанные 40 гурий возьмешь, примешь ли; kabul — принятие; vaat — обещание)?"
"Allah emrettikten sonra, ederim tabii (Аллах прикажет после того как, приму, конечно; emretmek — предписывать, приказывать; emir — приказ)."
"Peki, yenge hanımın da inancı tam mıdır (хорошо, а госпожи-невестки = твоей жены вера полная ли; yenge — невестка; inanç — вера, вероисповедание)?"
"Tamdır (полная). Beş vakit namazını kılar (пять раз свой намаз совершает), orucunu tutar, zekatını verir (свой пост соблюдает, закат раздает; zekat — закат, ежегодная милостыня, составляющая сороковую часть доходов), geçen yıl birlikte haccımızı da yaptık (в прошлом году вместе хадж наш также совершили мы; hac — хадж /паломничество в Мекку, совершаемое мусульманами в месяц зильхидже/: hacca gitmek — совершать паломничество в Мекку)."
"Desene, cennet'in kapısı ona da açıktır (скажи-ка, рая врата для нее тоже открыты)."
"Onu Allah bilir (об этом Аллах знает)."
"Diyelim ki, o da cennete gitti (скажем, что она тоже в рай оправилась)."
"İnşallah (дай Бог: «/если/ пожелает Бог»)!"
"Peki Allah ona huri vermeyeceğine göre, çünkü kadın kadınla olmaz (ладно, Аллах ей гурий не даст так как, потому что женщина с женщиной быть не может), 40 gılman verecek değil mi (40 юношей даст, не так ли; gılman — араб. мн. ч. от gulâm — мальчик, юноша, здесь: юноша, прислуживающий в раю)?"
"Gılman nedir (гылман что /такое/)?"
"Yakışıklı erkektir (красивый мужчина). Huri ne kadar güzelse, gılman da o kadar yakışıldıdır (гурия насколько прекрасна, гылман тоже настолько красив)."
Bu sözleri duyan Softa, küplere biner (эти слова услышавший, софта приходит в ярость; küplere binmek — приходить в ярость: «подниматься/садиться на кувшины», küp — кувшин с узким горлом):
"Tüh Allah belanı versin, be kâfir herif" diyerek kalkıp yürür (тьфу, Аллах наказание /тебе/ даст пусть, эй, неверующий негодяй, — говоря, встает /и/ уходит; herif — тип, субъект).
Âşık Ahmet arkasından seslenir (Ашик Ахмет вслед ему кричит):
"Hacı Efendi, neden kızıyorsun (хаджи эфенди, почему ты сердишься)? Yenge hanımın emeği boşa mı gitsin yani (госпожи-невестки труд впустую ли пусть пропадет, что ли)? O da mükâfatını alacak elbet (она тоже награду свою получит обязательно)!.."
43. Yenge hanımın emeği
Alevi canlarından Erzurumlu Âşık Ahmet, softa ile tartışıyor. Softa, Âşık Ahmet'i, dini vecibeleri yerine getirmediğini, üstelikte sürekli rakı içtiği için "cehennemlik'le" itham ediyor.
Tartışmanın sonunda aralarında şöyle bir konuşma geçer:
"Hocam, sen cennete gidersen, sana vaadedilen 40 huriyi alır kabul eder misin?"
"Allah emrettikten sonra, ederim tabii."
"Peki, yenge hanımın da inancı tam mıdır?"
"Tamdır. Beş vakit namazını kılar, orucunu tutar, zekatını verir, geçen yıl birlikte haccımızı da yaptık."
"Desene, cennet'in kapısı ona da açıktır."
"Onu Allah bilir."
"Diyelim ki, o da cennete gitti."
"İnşallah!"
"Peki Allah ona huri vermeyeceğine göre, çünkü kadın kadınla olmaz, 40 gılman verecek değil mi?"
"Gılman nedir?"
"Yakışıklı erkektir. Huri ne kadar güzelse, gılman da o kadar yakışıldıdır."
Bu sözleri duyan Softa, küplere biner:
"Tüh Allah belanı versin, be kâfir herif" diyerek kalkıp yürür.
Âşık Ahmet arkasından seslenir:
"Hacı Efendi, neden kızıyorsun? Yenge hanımın emeği boşa mı gitsin yani? O da mükâfatını alacak elbet!.."
İÇKİ
ВЫПИВКА
44. Bir şişe dem (бутылка спиртного)
Bir Bektaşi ile bir hoca, ellerini açıp Allah'a dua ediyorlarmış (один бекташи и один ходжа, руки воздев: «открыв», Аллаху молились; dua — молитва). Hoca:
"Aman Yârabbi, bana din, iman nasib eyle (ходжа: «Прошу, создатель, мне религию, веру дай»; eylemek — делать, совершать; nasip — доля, участь, удел; nasip etmek — предоставить возможность)!" Bektaşi:
"Aman Yârabbi, bana da bir şişe dem ihsan eyle (бекташи: «Прошу, создатель, мне же бутылку спиртного пожалуй; ihsan — благодеяние, милость)!" deyince, Hocanın canı sıkılmış (сказал /как/ только, ходжа огорчился: «душа его затосковала»):
"Be hey zındık herif (эй, безбожный тип)! Utanmıyor musun, Allah'tan şarap denilen zıkkımı istiyorsun (не стыдишься ли, у Аллаха вином называемый яд просишь; zıkkım — яд, отрава)? İman istesene (веру проси-ка)!" Bektaşi hiç istifini bozmadan (бекташи, ничуть не смутившись):
"A hocam, niçin kızıyorsun!" demiş (эй, ходжа, почему сердишься, — сказал), "senin imanın yokmuş, Allah'tan iman istiyorsun (у тебя веры нет, у Аллаха веру просишь). Hamdolsun, benim dinim de, imanım da var, yalnız demim yok (слава Богу, у меня и религия, и вера есть, только выпивки нет; dem — алкогольные напитки: dem almak — пить, выпивать), ben de onu istiyorum, vermemek şanından mıdır (я же ее прошу, не дать достойно ли; şan — слава, честь)?"
44. Bir şişe dem
Bir Bektaşi ile bir hoca, ellerini açıp Allah'a dua ediyorlarmış. Hoca:
"Aman Yârabbi, bana din, iman nasib eyle!" Bektaşi:
"Aman Yârabbi, bana da bir şişe dem ihsan eyle!" deyince, Hocanın canı sıkılmış:
"Be hey zındık herif! Utanmıyor musun, Allah'tan şarap denilen zıkkımı istiyorsun? İman istesene!" Bektaşi hiç istifini bozmadan:
"A hocam, niçin kızıyorsun!" demiş, "senin imanın yokmuş, Allah'tan iman istiyorsun. Hamdolsun, benim dinim de, imanım da var, yalnız demim yok, ben de onu istiyorum, vermemek şanından mıdır?"
45. Suyunu küplere doldurun (сок в кувшины налейте)
Rumelihisarı'ndaki Bektaşi Tekkesi Postnişini Gani Baba'ya canlardan biri sormuş (у Гани-баба, настоятеля текке бекташи в Румелихисары, человек один спросил; postnişin — /перс./ восседающий на шкуре /эпитет шейха-настоятеля/; can — человек, душа /при счете/):
"Erenler (Божий человек)! Bu yıl üzüm bereketli oldu, ne yapalım (в этом году виноград изобильным стал, что делать; bereket — изобилие, обилие, обильный урожай: «благословение»)?"
"Konu komşuya dağıtınız!" demiş (всем соседям раздайте! — сказал; konu komşu — все соседи, все близко живущие). Bir kaç gün sonra tekrar sormuş (несколько дней спустя снова спросил):
"Konu komşuya dağıttık, bitmiyor ki (всем соседям раздали, не кончается ведь). Kütüklerden fışkırıyor (со стволов брызжет)."
"Sokaktan geçenlere verin (по улицам идущим дайте)!" Aradan bir iki gün geçmiş (между тем один-два дня прошли):
"Baba erenler (шейх)! Dağıttıkça bereketi artıyor (/по мере того, как/ раздается, изобилие его увеличивается)... Koyacak ne sepet kaldı, ne küfe, ne de kap kacak (складывать /чтобы/ ни корзины не осталось, ни кюфе, ни кухонной утвари; küfe — кюфе — большая корзина для переноски груза; kap kacak — кухонная утварь/посуда). Başka ne yapabiliriz (еще что сделать можем)?"
Baba erenler, tacını çıkarmış, başını kaşıyarak (шейх, венец свой сняв, голову почесывая; taç — корона, венец):
"Suyunu küplere doldurun" demiş, "bakalım Allah ne gösterir (сок в кувшины налейте: «наполните», — сказал, — посмотрим, Аллах что сотворит: «покажет»)!"
|
Из за большого объема этот материал размещен на нескольких страницах:
1 2 3 4 5 6 7 |


