"Yarabbi (о Создатель)! Bu ince ot saplarından kocaman kabakları (на этих тонких травяных стеблях огромные тыквы; ot — трава), göklere uzanan koca ağaçta da ufacık cevizleri yaratmışsın (а на громадном дереве, до небес возвышающемся, крошечные орешки создал ты; uzanmak — простираться; ufak маленький, небольшой)! Halbuki bu kabaklar ağaçta, cevizler de kabak teveklerinde bitmeliydi (тогда как эти тыквы на дереве, орехи же на тыквенных черенках расти должны были)."

Tam o sırada, olacak ya, bir ceviz tanesi daldan kopup adamın başına düşmüş (как раз в то время, случится же /такое/, один орех с ветки оторвавшись, человеку на голову упал). Canı yanan Alevi, başını ovalıyarak söyle demiş (сильную боль испытавший алавит, голову потирая, так сказал; canı yanmak — испытывать сильную боль; can — душа; yanmak — гореть):

"Yarabbi, tövbeler olsun (о Создатель, я раскаиваюсь; tövbe — раскаяние)! Bir daha da senin işine karışmam (еще раз = больше в твои дела вмешиваться не буду). Her ne yaratmışsan, hepsinden bir hikmet vardır (все, что ни создал Ты, во всем мудрость есть). Ya ağaçta ceviz yerine kabak olsaydı (а на дереве вместо ореха тыква была бы если), kim bilir, şimdi kafam tuzla buz olmuştu (кто знает, сейчас голова моя /насколько/ была бы разбита вдребезги; tuzla buz olmak — быть разбитым вдребезги, tuz — соль; buz — лед)."

76. Allah’ın işi

Alevi canlarından biri, yaz sıcağında bir ceviz ağacının gölgesinde dinlenirken, incecik saplarda yetişen koskoca balkabaklarının iriliğine ve bir de kocaman ağaçtaki ceviz tanelerinin küçüklüğüne bakarak demiş ki:

"Yarabbi! Bu ince ot saplarından kocaman kabakları, göklere uzanan koca ağaçta da ufacık cevizleri yaratmışsın! Halbuki bu kabaklar ağaçta, cevizler de kabak teveklerinde bitmeliydi."

Tam o sırada, olacak ya, bir ceviz tanesi daldan kopup adamın başına düşmüş. Canı yanan Alevi, başını ovalıyarak söyle demiş:

"Yarabbi, tövbeler olsun! Bir daha da senin işine karışmam. Her ne yaratmışsan, hepsinden bir hikmet vardır. Ya ağaçta ceviz yerine kabak olsaydı, kim bilir, şimdi kafam tuzla buz olmuştu."

77. Tanrı’yla sorunu olmak (иметь проблемы с Богом)

Şiddetli bir kuraklık ortalığı kasıp kavurmuş (сильная засуха окрестности терзала; kasmak — угнетать; kavurmak — жарить, зажаривать; калить; засушить, иссушить, сжечь; kasıp kavurmak — терзать); toprak çatlamış, ekinler kurumuş, ağaçlar ve bitkiler sararıp solmuş (почва растрескалась, посевы засохли, деревья и растения, пожелтев, завяли).

Köylüler her şeyi denemiş, sonunda umudu Bektaşi dervişine bağlamışlar (крестьяне все перепробовали, в конце концов надежду на дервиша бекташи возложили: «связали»; denemek — испытывать; подвергать испытанию, проверять на опыте; umut — надежда).

Derviş gitmiş, gömleğini çıkartıp ıslatmış (дервиш пошел, рубашку свою сняв, намочил). Sonra bir çalıya asmış (потом на куст повесил). Raslantı bu ya, biraz sonra yağmur yağmaya başlamış (совпадение это, но немного погодя дождь идти начал). Köylüler sevinmiş, Bektaşi'ye koşmuşlar (крестьяне обрадовались, к бекташи побежали), gösterdiği bu kerametten ötürü elini sıkıp teşekkür etmişler (по причине показанного чуда руку ему пожимали, благодарили; ötürü — вследствие, по причине).

Derviş gülmüş (дервиш рассмеялся):

"Yahu Erenler!" demiş, "bu işin kerametle bir ilgisi yoktur (эй, Божьи люди! — сказал он. — Это дело к чуду отношения не имеет; ilgi — связь, отношение). Yukardakiyle bugünlerde aramız bozuktu (с тем, кто наверху, в эти дни отношения наши были плохими; ara — отношения). Bu yağmuru, sırf gömleğim kurumasın diye yağdırdı (этот дождь, только рубашка моя не высохла чтобы, он заставил пойти)."

77. Tanrı’yla sorunu olmak

Şiddetli bir kuraklık ortalığı kasıp kavurmuş; toprak çatlamış, ekinler kurumuş, ağaçlar ve bitkiler sararıp solmuş.

Köylüler her şeyi denemiş, sonunda umudu Bektaşi dervişine bağlamışlar.

Derviş gitmiş, gömleğini çıkartıp ıslatmış. Sonra bir çalıya asmış. Raslantı bu ya, biraz sonra yağmur yağmaya başlamış. Köylüler sevinmiş, Bektaşi'ye koşmuşlar, gösterdiği bu kerametten ötürü elini sıkıp teşekkür etmişler.

НЕ нашли? Не то? Что вы ищете?

Derviş gülmüş:

"Yahu Erenler!" demiş, "bu işin kerametle bir ilgisi yoktur. Yukardakiyle bugünlerde aramız bozuktu. Bu yağmuru, sırf gömleğim kurumasın diye yağdırdı."

78. Evliyalar ve pirler (святые и пúры)

Bektaşi'nin biri, merkebi ile dağdan odun getirirken (один бекташи на осле с горы дрова вез когда; merkep — вьючное животное, осел), merkep tökezleyip düşmüş (осел, споткнувшись, упал). Tam uçurumdan yuvarlanacağı sırada (в тот момент, когда он с обрыва скатиться должен был; uçurum — пропасть, бездна), Bektaşi, eşeği kuyruğundan tutup çekerken (бекташи, осла за хвост схватив, тащил в то время как), bir yandan da ismini bildiği evliyaları ve pirleri birer birer imdada çağırmış (а с другой стороны, святых и пиров, имена которых он знал, по очереди на помощь призывал; imdat — помощь). Fakat, eşeğin elden gideceğini, üstelik kendisinin de birlikte yuvarlanacağını anlayınca (однако /то, что/ осел из рук его уйдет, кроме того /то, что/ сам тоже вместе /с ослом/ свалится, понял /как/ только), yardımına çağırdığı evliya ve pirlere tekrar seslenmiş (святым и пирам, /которых/ на помощь призывал, снова крикнул):

"Ey kurban olduğum Ulular (эй, великие, жертвой которых я стал; kurban — жертва; ulu — великий)! Şayet merkebimi kurtarmak için buralara geldiyseniz (если скотину мою спасти чтобы, сюда пришли вы), artık iş işten geçti (уже поздно: «дело из дела вышло»). Oradan çekilin, bırakıyorum, bari sizlere zararı dokunmasın (оттуда отойдите, отпускаю, пусть вам вреда не причинит; zarar — вред)!"

(Пир /персидское слово, часто как синоним тюркского «деде»/ — старшее духовное лицо у бекташитов или у алавитов).

78. Evliyalar ve pirler

Bektaşi'nin biri, merkebi ile dağdan odun getirirken, merkep tökezleyip düşmüş. Tam uçurumdan yuvarlanacağı sırada, Bektaşi, eşeği kuyruğundan tutup çekerken, bir yandan da ismini bildiği evliyaları ve pirleri birer birer imdada çağırmış. Fakat, eşeğin elden gideceğini, üstelik kendisinin de birlikte yuvarlanacağını anlayınca, yardımına çağırdığı evliya ve pirlere tekrar seslenmiş:

"Ey kurban olduğum Ulular! Şayet merkebimi kurtarmak için buralara geldiyseniz, artık iş işten geçti. Oradan çekilin, bırakıyorum, bari sizlere zararı dokunmasın!"

79. Bir başka peygamber (другой пророк)

Bir Bektaşi Babası, Ramazan ayında ara sıra camiye gidip (один шейх бекташи, в месяц рамазан иногда в мечеть заходя), "acaba yine ne cevherler yumurtlayacaklar" diye, hocaları dinlermiş (интересно, снова какие вещи проглотить заставят, — говоря, ходжей слушал; cevher — драгоценный камень; сущность, субстанция). Bir teravi namazı sırasında Hocanın biri: "Inna erselnâ Nûhan... (biz Nuh'u gönderdik)" ayetini okuyor (во время теравиха один ходжа: «Мы Ноя послали», — айат /стих, строфу Корана/ читает; teravi — теравих /молитва, читаемая в мечети во время рамазана после вечернего намаза/), ama bir türlü sonunu getiremiyor (но никак до конца не может довести). İki kez aynı şeyi tekrarlar (два раза те же вещи повторяет). Üçüncüsünde, arkada bulunan Bektaşi, sesini yükseltmiş (на третий раз позади находящийся бекташи голос повысил):

"Ey yüce Tanrım (эй, великий Бог; yüce — высокий, высший; верховный)! Eğer Nuh gelmiyorsa, bir başka peygamber yolla da (раз Ной не приходит, другого пророка пошли и), şu zavallı kullarını bu güç durumdan kurtar!" demiş (этих несчастных рабов твоих от этого тяжкого положения избавь! — сказал).

79. Bir başka peygamber

Bir Bektaşi Babası, Ramazan ayında ara sıra camiye gidip, "acaba yine ne cevherler yumurtlayacaklar" diye, hocaları dinlermiş. Bir teravi namazı sırasında Hocanın biri: "Inna erselnâ Nûhan... (biz Nuh'u gönderdik)" ayetini okuyor, ama bir türlü sonunu getiremiyor. İki kez aynı şeyi tekrarlar. Üçüncüsünde, arkada bulunan Bektaşi, sesini yükseltmiş:

"Ey yüce Tanrım! Eğer Nuh gelmiyorsa, bir başka peygamber yolla da, şu zavallı kullarını bu güç durumdan kurtar!" demiş.

80. Ali ile Osman (Али и Осман)

Bir Alevi dedesinin eşeği çamura batmış (у одного алавитского деде осел в грязь провалился). Hayvanı yularından tutup çekerken (животное за повод держа, вытаскивал когда):

"Yetiş yardıma ya Ali!" diye çağırıyormuş (подоспей на помощь, эй, Али! — звал), ama eşeğin yerinde kımıldadığı yok (но осел с места не сдвинулся: «но осла на месте движения нет»). Bu sırada oradan geçmekte olan bir Sünni hocası (в это время там проходящий ходжа-суннит), dedenin, "Ali, Ali!" sözlerine de iyice canı sıkılarak (шейха /шиитского/: «Али, Али!» — слова /услышав/, и сильно огорчившись), gidiyor yardım ediyor (идет, помогает; yardım — помощь). Eşeğe asılıp çekerken (на осла навалившись, тащит когда):

"Yetiş ya Osman!" diyor (подоспей, эй, Осман! — говорит).

Bu zorlu asılmayla hayvan bataktan çıkarıyor (/с помощью/ этого сильного напора животное из болота вытаскивает). Sonra Alevi dedesine dönüp, böbürlenerek şöyle diyor (потом к алавитскому шейху повернувшись, хвастаясь, так говорит):

"Gördün mü be imanım (видел ли, эй, дружище)? Sabahtan beri çağırdığın Ali bir türlü yardımına gelmedi (Али, /которого/ с самого утра ты звал, никак на помощь тебе не пришел); ya bizim Osman Efendimiz (а наш Осман эфенди)?..."

Dede gülerek (шейх, смеясь):

"Gözünü seveyim ben o Ali'nin!" der (мой Али — молодец! — говорит; gözünü seveyim — мой милый, ради Бога /при настоятельной просьбе, также для выражения любви, одобрения/: «его глаз приласкаю-ка»)," çok akıllıdır doğrusu (очень умен он, правда). İyi işler oldu mu kendi koşar (хорошим делам появиться стоит, сам бежит), ama böyle pis işler olunca da Osman’ı yollar (но такие скверные дела происходят /как/ только, Османа посылает)."

(Осман был третьим халифом, Али — четвертым. Первые три халифа не особенно почитаются шиитами и алавитами («крайними» шиитами), в отличие от Али, с которого и началось разделение на суннитов и шиитов.)

80. Ali ile Osman

Bir Alevi dedesinin eşeği çamura batmış. Hayvanı yularından tutup çekerken:

"Yetiş yardıma ya Ali!" diye çağırıyormuş, ama eşeğin yerinde kımıldadığı yok. Bu sırada oradan geçmekte olan bir Sünni hocası, dedenin, "Ali, Ali!" sözlerine de iyice canı sıkılarak, gidiyor yardım ediyor. Eşeğe asılıp çekerken:

"Yetiş ya Osman!" diyor.

Bu zorlu asılmayla hayvan bataktan çıkarıyor. Sonra Alevi dedesine dönüp, böbürlenerek şöyle diyor:

"Gördün mü be imanım? Sabahtan beri çağırdığın Ali bir türlü yardımına gelmedi; ya bizim Osman Efendimiz?..."

Dede gülerek:

"Gözünü seveyim ben o Ali'nin!" der, "çok akıllıdır doğrusu. İyi işler oldu mu kendi koşar, ama böyle pis işler olunca da Osman’ı yollar."

DİĞER TARİKATLARLA İLİŞKİLER

ОТНОШЕНИЯ С ДРУГИМИ БРАТСТВАМИ

81. Hayırlı rüyalar (благословенные сны)

Bir Mevlevi, bir Bektaşi ve bir Softa, biribirlikte misafirliğe gitmişler (один мевлеви = /дервиш из ордена Мевлеви/, один бекташи и один софта вместе в гости пошли). Sofraya yemekle birlikte küçük bir tepsi de baklava konulmuş (на стол с едой вместе маленький поднос с пахлавой поставили). Bunlar yemeği yedikten sonra Bektaşi demiş ki (они поели после того как, бекташи сказал, что):

"Arkadaşlar (друзья)! Hepimiz nasibimizi aldık (все мы долю свою получили; nasip — доля; судьба)! Bu baklava üç kişiye yetmez (этой пахлавы на трех человек не хватит), mübareği çok az göndermişler (приятного очень мало послали). En iyisi bunu sabaha saklayalım (самое лучшее — ее до утра припрячем-ка); gidip huzurla yatalım, hangimiz hayırlı rüya görürse, ona nasip olsun (пойдем, спокойно поспим, кто из нас благословенный сон увидит, тому достанется пусть; hayırlı — делающий добро, совершающий доброе дело; приносящий счастье)!"

Teklif kabul edilmiş (предложение принято было). Yatıp uyumuşlar (/они/ легли и уснули). Gece Bektaşi kalkıp, tepsiyi temizlemiş (ночью бекташи, поднявшись, поднос очистил; temiz — чистый). Sabahleyin berikiler uyanıp kalkınca, Bektaşi bunlara sormuş (утром эти, проснувшись, поднялись когда, бекташи их спросил):

"Erenler (Божьи люди)! Anlatın bakalım, rüyanızda ne gördünüz (рассказывайте-ка, в своих снах что видели)?"

Mevlevi, sikkesini başına geçirerek (мевлеви, сикке на голову надевая; sikke — сикке, высокий войлочный колпак):

"Hayırdır inşallah, gece göklere çıktım", demiş (к добру, дай Бог, ночью на небеса поднялся я, — сказал; hayır — добро, благо).

Hoca, bozulan sarığını düzelterek (ходжа, развязавшуюся чалму поправляя):

"Ben de rüyada cennete gittim", demiş (я же во сне в рай отправился, — сказал).

Bunun üzerine Bektaşi (на это бекташи):

"Erenler (Божьи люди)! Ben de, gece birinizin göklere uçtuğunu, birinizin cennete gittiğini anlayınca (я же, /то, что/ один из вас на небо взлетел, другой в рай оправился, понял когда), kendi kendime, "bunlar artık bu fani dünyaya bir daha dönmezler", diyerek (сам себе «они уже в этот бренный мир больше не вернутся», сказав), kalkıp baklavayı yedim bitirdim", demiş (поднявшись, пахлаву съел-прикончил, — сказал).

81. Hayırlı rüyalar

Bir Mevlevi, bir Bektaşi ve bir Softa, biribirlikte misafirliğe gitmişler. Sofraya yemekle birlikte küçük bir tepsi de baklava konulmuş. Bunlar yemeği yedikten sonra Bektaşi demiş ki:

"Arkadaşlar! Hepimiz nasibimizi aldık! Bu baklava üç kişiye yetmez, mübareği çok az göndermişler. En iyisi bunu sabaha saklayalım; gidip huzurla yatalım, hangimiz hayırlı rüya görürse, ona nasip olsun!"

Teklif kabul edilmiş. Yatıp uyumuşlar. Gece Bektaşi kalkıp, tepsiyi temizlemiş. Sabahleyin berikiler uyanıp kalkınca, Bektaşi bunlara sormuş:

"Erenler! Anlatın bakalım, rüyanızda ne gördünüz?"

Mevlevi, sikkesini başına geçirerek:

"Hayırdır inşallah, gece göklere çıktım", demiş.

Hoca, bozulan sarığını düzelterek:

"Ben de rüyada cennete gittim", demiş.

Bunun üzerine Bektaşi:

"Erenler! Ben de, gece birinizin göklere uçtuğunu, birinizin cennete gittiğini anlayınca, kendi kendime, "bunlar artık bu fani dünyaya bir daha dönmezler", diyerek, kalkıp baklavayı yedim bitirdim", demiş.

*****failer ve ateş (рюфаи и огонь)

Bektaşi canlarından biri, bir şişe rakı almış (один бекташи бутылку ракы купил); cübbesinin altına gizleyerek gidiyormuş (под мантию спрятав, шел; cübbe — джуббе, мантия). Yolda Yeniçeri ağasına rastlamış (по дороге янычарского командира встретил).

Ağa şüphelenerek (командир, подозревая):

"Cübbenin altında ne var?" diye sormuş (под твоей мантией что есть? — спросил). Bektaşi cübbeyi açınca, şişe meydana çıkmış (бекташи мантию распахнул когда, бутылка обнаружилась; meydan — площадь, meydana çıkamak — появляться, обнаруживаться). Ağa (командир):

"Ayıp değil mi, sen rakının yasak olduğunu bilmez misin (не стыдно ли, ты /то, что/ ракы запрещенным является, не знаешь разве)? Haydi bakalım, düş önüme, doğru Kadı 'nın huzuruna!" demiş (давай-ка, ступай передо мной, прямо к кадию! — сказал). Bektaşi (бекташи):

"Ağa, bu rakı değil, iyi bir su!" deyince, Ağa (командир, это не ракы, а хорошая вода! — сказал когда, командир):

"Ver bakayım!" demiş, "su mu, yoksa rakı mı, görelim (дай, посмотрю! — сказал. — вода или ракы, посмотрим-ка)."

Bektaşi şişeyi yukarı kaldırıp (бекташи бутылку вверх подняв):

"Rakı oluver, ey mübarek!.." diye bağırmış (в ракы превратись, эй, благословенный! — воскликнул). Ağa, şişeyi alıp koklar ve rakı olduğunu anlayınca, Bektaşi'ye (командир бутылку взяв, нюхает, и когда понимает, /что это/ ракы, бекташи):

"Ulan köftehor (ах ты мошенник)! Suyu rakı etmek hüner değil (из воды ракы сделать просто: «не мастерство»; hüner — умение, мастерство); şurada bir yangın var, nefes et de onu söndür!" deyince, Bektaşi (вот там пожар есть, дунь и потуши его! — сказал когда, бекташи; nefes — дыхание):

"Yok be imanım!" demiş (ней, дружище! — сказал), "ateş ve yangın işlerine biz karışmayız, ona ancak Rufailer karışır (в огневые и пожарные дела мы не вмешиваемся, в них только рюфаи вмешиваются; Rufai — рюфаи, дервишеский орден)."

(При исполнении религиозных упражнений (zikir) рюфаи в состоянии транса проходят босиком по раскаленным углям и т. п.)

*****failer ve ateş

Bektaşi canlarından biri, bir şişe rakı almış; cübbesinin altına gizleyerek gidiyormuş. Yolda Yeniçeri ağasına rastlamış.

Ağa şüphelenerek:

"Cübbenin altında ne var?" diye sormuş. Bektaşi cübbeyi açınca, şişe meydana çıkmış. Ağa:

"Ayıp değil mi, sen rakının yasak olduğunu bilmez misin? Haydi bakalım, düş önüme, doğru Kadı'nın huzuruna!" demiş. Bektaşi:

"Ağa, bu rakı değil, iyi bir su!" deyince, Ağa:

"Ver bakayım!" demiş, "su mu, yoksa rakı mı, görelim."

Bektaşi şişeyi yukarı kaldırıp:

"Rakı oluver, ey mübarek!.." diye bağırmış. Ağa, şişeyi alıp koklar ve rakı olduğunu anlayınca, Bektaşi'ye:

"Ulan köftehor! Suyu rakı etmek hüner değil; şurada bir yangın var, nefes et de onu söndür!" deyince, Bektaşi:

"Yok be imanım!" demiş, "ateş ve yangın işlerine biz karışmayız, ona ancak Rufailer karışır."

83. Daracık kollar (узенькие рукава)

Bir Bektaşi dervişi ile bir Mevlevi sohbet ederlerken (один дервиш-бекташи и один мевлеви беседовали когда; sohbet — беседа), Mevlevi'nin gayet geniş olan cübbe kolları, Bektaşi'nin dikkatini çekmiş (рукава мантии мевлеви, очень широкими являющимися, внимание бекташи привлекли; cübbe —мантия; kol — рукав; dikkat — внимание):

"Erenler, yeniniz neden bu kadar geniş?" diye sormuş (Божий человек, рукава ваши почему такие широкие? — спросил). Mevlevi, geniş koluyla örtücü bir hareket yaparak (мевлеви, широким рукавом прикрывающее движение делая):

"Erenler! Biz gördüğümüz günahları bu geniş yenimizle örteriz (Божий человек! Мы увиденные нами грехи этим широким нашим рукавом прикрываем); ya siz bu daracık kollarla ne yaparsınız?" deyince, Bektaşi (а вы этими узенькими рукавами что делаете? — сказал когда, бекташи):

"İmanım!" demiş, "biz görmeyiz ki örtelim (дружище! — сказал, — мы не видим /ничего такого/, чтобы прикрывать: «что прикроем-ка»)!.."

83. Daracık kollar

Bir Bektaşi dervişi ile bir Mevlevi sohbet ederlerken, Mevlevi'nin gayet geniş olan cübbe kolları, Bektaşi'nin dikkatini çekmiş:

"Erenler, yeniniz neden bu kadar geniş?" diye sormuş. Mevlevi, geniş koluyla örtücü bir hareket yaparak:

"Erenler! Biz gördüğümüz günahları bu geniş yenimizle örteriz; ya siz bu daracık kollarla ne yaparsınız?" deyince, Bektaşi:

"İmanım!" demiş, "biz görmeyiz ki örtelim!.."

YÖNETİCİLER

ВЛАСТЬ: «РУКОВОДИТЕЛИ»

84. Borçlar (долги)

Paşalardan biri, dostlarından bir Bektaşi ile sohbet ederken (один паша из друзей своих с одним бекташи беседовал когда), namazdan söz açılmış, Paşa sormuş (о намазе речь зашла, паша спросил; söz — речь; açılmak — открываться):

"Erenler borcun var mı (Божий человек, долги у тебя есть ли)?"

"Evet, Bakkal Ahmet ağaya on lira borcum var (да, бакалейщику Ахмету-аге десять лир долг у меня есть)."

"Hayır öylesi değil, namaz borcun var mı?.." deyince, Bektaşi (нет, не такой, за намазы долг у тебя есть ли? — сказал когда, бекташи):

"Paşam!" demiş, "onu Allah sorar (паша мой! — сказал, — об этом Аллах спрашивает). Sizin soracağınız ancak bakkal borcudur (вы можете спросить только о долге бакалейщику)."

84. Borçlar

Paşalardan biri, dostlarından bir Bektaşi ile sohbet ederken, namazdan söz açılmış, Paşa sormuş:

"Erenler borcun var mı?"

"Evet, Bakkal Ahmet ağaya on lira borcum var."

"Hayır öylesi değil, namaz borcun var mı?.." deyince, Bektaşi:

"Paşam!" demiş, "onu Allah sorar. Sizin soracağınız ancak bakkal borcudur. "

85. Bektaşi ve sultan (бекташи и султан)

IV. Murat, alkollü içkileri yasaklamış (Мурат IV алкогольные напитки запретил; yasak — запрет, запрещение). Bir gün veziriyle birlikte şehirde gezmeğe çıkmışlar (однажды с визирем вместе в город погулять вышли они). Daha sonra bir kayığa binmişler (потом в лодку сели). Kayık sürücüsü Bektaşi, demini yudumlarken (лодочный гребец-бекташи, алкоголь потягивая; sürmek — гнать; sürücü — погонщик; водитель; лодочник), birer kadeh de onlara ikram etmiş (по стаканчику и им предложил; ikram — угощение). Onlar da kabul etmiş ve birlikte içmişler (они же согласились и вместе выпили). Bir ara Sultan, Bektaşiye, kendilerini tanıyıp tanımadıklarını sormuş (в один момент султан у бекташи, узнал он их или нет, спросил). Bektaşi: "tanımadığını" söyleyince (бекташи /то, что/ не узнал, сказал когда), IV. Murat "kendisinin Sultan, yanındakinin ise vezir olduğunu", söylemiş (Мурат IV сказал, что сам он султаном, а рядом с ним находящийся визирем является). Bektaşi gülmüş (бекташи рассмеялся):

"Şunlara bak yahu!", demiş (на них посмотри только! — сказал), "birer kadeh içtiler, kendilerini sultan ve vezir olarak görmeğe başladılar (по одной рюмке выпили, себя султаном и визирем считать начали). Eğer birer kadeh daha alsalar, belki 'Allah olduklarını' da söyleyecekler (если по одной рюмке еще примут, может, /то, что/ Аллахом являются, скажут)."

85. Bektaşi ve sultan

IV. Murat, alkollü içkileri yasaklamış. Bir gün veziriyle birlikte şehirde gezmeğe çıkmışlar. Daha sonra bir kayığa binmişler. Kayık sürücüsü Bektaşi, demini yudumlarken, birer kadeh de onlara ikram etmiş. Onlar da kabul etmiş ve birlikte içmişler. Bir ara Sultan, Bektaşiye, kendilerini tanıyıp tanımadıklarını sormuş. Bektaşi: "tanımadığını" söyleyince, IV. Murat "kendisinin Sultan, yanındakinin ise vezir olduğunu", söylemiş. Bektaşi gülmüş:

"Şunlara bak yahu!", demiş, "birer kadeh içtiler, kendilerini sultan ve vezir olarak görmeğe başladılar. Eğer birer kadeh daha alsalar, belki 'Allah olduklarını' da söyleyecekler."

86. Veli’nin Akrabası (родственник вали /губернатора/)

Bektaşi'nin biri, bir iş için memleket valisiyle görüşmek ister (один бекташи по делу одному с государственным вали встретиться хочет), ama odacı içeri bırakmaz (но служащий его внутрь не пускает; odacı — исполняющий мелкие поручения в учреждении). Bunun üzerine Bektaşi, odacıya (на это бекташи служащему):

"İçeri gir söyle, ben valinin akrabasıyım, hem de ondan büyüğüm (внутрь войди, скажи, я родственник вали, и при этом старше него; hem de — и при этом)!" deyince, odacı izin alarak, Bektaşi'yi içeri alır (сказал когда, служащий разрешение получив, бекташи впускает: «внутрь берет»). Bektaşi içeri girip baş tarafa oturur (бекташи, внутрь войдя, в главной стороне садится). Selamlaştıktan sonra vali sorar (после приветствий вали спрашивает):

"Akraba imişsiniz; söyleyin bakalım kimsiniz (родственник, оказывается, скажите-ка, кто вы)?"

"Evet, ikimiz de Hazreti Adem'in evladıyız (да, мы оба святого Адама дети)."

"Peki, benden nasıl büyüksünüz (хорошо, каким образом вы старше меня)?"

"Sen şimdi nesin (ты сейчас кто: «что»)?"

"Valiyim (вали)."

"Sonra ne olacaksınız (потом кем станете)?"

"Mesala Başbakan veya Cumhurbaşkanı (например, премьер-министром или президентом)."

"Daha sonra (а потом)?"

"Hiç!.. " deyince, Bektaşi gülerek şu yanıtı vermiş (ничем! — сказал /как/ только, бекташи, смеясь, вот такой ответ дал):

"O halde, ben şimdiden hiçim (в таком случае, я /уже/ сейчас ничто)!"

86. Veli’nin Akrabası

Bektaşi'nin biri, bir iş için memleket valisiyle görüşmek ister, ama odacı içeri bırakmaz. Bunun üzerine Bektaşi, odacıya:

"İçeri gir söyle, ben valinin akrabasıyım, hem de ondan büyüğüm!" deyince, odacı izin alarak, Bektaşi'yi içeri alır. Bektaşi içeri girip baş tarafa oturur. Selamlaştıktan sonra vali sorar:

"Akraba imişsiniz; söyleyin bakalım kimsiniz?"

"Evet, ikimiz de Hazreti Adem'in evladıyız."

"Peki, benden nasıl büyüksünüz?"

"Sen şimdi nesin?"

"Valiyim."

"Sonra ne olacaksınız?"

"Mesala Başbakan veya Cumhurbaşkanı."

"Daha sonra?"

"Hiç!.." deyince, Bektaşi gülerek şu yanıtı vermiş:

"O halde, ben şimdiden hiçim!"

87. Beşyüz Sopa (пятьсот палок)

Bektaşi dervişlerinden birini, Ramazan günü demlenirken (из дервишей бекташи одного, в день рамазана выпивал тот когда), yakalayıp, apar-topar Yeniçeri Ağasının huzuruna çıkarmışlar (поймав, поспешно к янычарскому командиру привели; huzur — /личное/ присутствие). Ağa kükreyerek (командир, рассердившись):

"Bre utanmaz (эй, бессовестный; utanmak стыдиться)! Allah'tan da mı korkmuyorsun (Аллаха тоже не боишься)? Şu mübarek günde bu zıkkımı nasıl içiyorsun (в этот благословенный день эту отраву как пьешь)?" demiş ve sonra adamlarına dönüp (сказал и потом к людям своим обернулся): "Götürün bu kâfiri, 500 sopa atın!" emrini vermiş (уведите этого безбожника, пятьсот палок всыпьте! — приказ отдал). Bektaşi, 500 sopayı duyunca gözleri faltaşı gibi açılmış (бекташи, о пятистах палках услышал когда, глаза его широко раскрылись; gözleri faltaşı gibi açmak — широко раскрыть глаза от удивления, faltaşı — камушки для гадания) ve Ağaya dönüp şöyle demiş (и, к командиру повернувшись, так сказал):

"Ağa hazretleri (глубокочтимый командир)! Kusura bakma ama (не обижайся, но: «на недостаток не смотри, но»), ya sen ömründe hiç sopa yememişsin (или ты в своей жизни палок не получал: «не ел»; ömür — жизнь; ömründe — /никогда/ в жизни), ya da sayı nedir bilmiyorsun (или же, что такое счет, не знаешь)!"

87. Beşyüz Sopa

Bektaşi dervişlerinden birini, Ramazan günü demlenirken, yakalayıp, apar-topar Yeniçeri Ağasının huzuruna çıkarmışlar. Ağa kükreyerek:

"Bre utanmaz! Allah'tan da mı korkmuyorsun? Şu mübarek günde bu zıkkımı nasıl içiyorsun?" demiş ve sonra adamlarına dönüp: "Götürün bu kâfiri, 500 sopa atın!" emrini vermiş. Bektaşi, 500 sopayı duyunca gözleri faltaşı gibi açılmış ve Ağaya dönüp şöyle demiş:

"Ağa hazretleri! Kusura bakma ama, ya sen ömründe hiç sopa yememişsin, ya da sayı nedir bilmiyorsun!"

Из за большого объема этот материал размещен на нескольких страницах:
1 2 3 4 5 6 7